TBMM’de bir HDP’li vekil konuşuyor. Ayhan Bilgen. Şöyle diyor:

“Ben öncelikle bir hatırlatmada bulunmak istiyorum, o seçim meydanlarında bize salladığınız kitapta -hani bizim partimiz dinsiz, dindarlar sadece sizde ya- müminlerle ilgili diyor ki: “Onlar bütün görüşleri dinler, en güzeliyle amel ederler.” Ama bir de münafıkları tarif ediyor: “Onlar da seslerini yükseltirler, bağırırlar ki gerçekler ortaya çıkmasın, başkasının sesi duyulmasın diye. Tercih sizin… Ben iki ahlakı tarif ettim. Eğer o kitap sizin için bir şey ifade etseydi bana cevap yetiştirmeye çalışmazdınız.”

O bağıra çağıra “cevap yetiştirmeye” yeltenen kim? 

Adı bile lazım değil. Tarifi yeter. Daha önce Erdoğan’ın danışmanı. Sonra Özgür Gündem’in “danışmanı“, HEP’in Genel Başkan Yardımcısı, bu arada Erdoğan’a etmediği küfür kalmayan ve şimdinin, Ayet-i Kerime’de eşkali verilen münafıklık makamının AKP’li vekili… Kürt kökenli Türk… “Tek milletin” mensubu.

Anladınız siz onu. 

İşte bu şahıs Ayhan Bilgen, AKP’lilerin anladığı dilden konuşunca, tam da Kur’an’da, “onlar da seslerini yükseltirler, bağırırlar ki, gerçekler ortaya çıkmasın, başkasının sesi duyulmasın diye...” mealen tarif edilen münafıklar gibi seslerini yükselttiler, bağırdılar ki, gerçekler ortaya çıkmasın diye….

Yalnız bağırmadılar, gerçekler duyulmasın diye İMC TV’yi de bir savcı talimatıyla kararttılar. Ellerinde imkan olsa, milletin tümünün kulak zarlarını patlatacaklar, gözlerine mil çekecekler, burunlarını kesecek, dillerini koparacak, hissetmesinler diye de derilerini yüzecekler…

Çok mu naturalist ve mübalağalı geldi? Gelmesin. Savaş suçu delillerini yok etmek için, paramparça edilen insan cesetlerinin Dicle’ye atıldığını unutmayın. Sonra Hallac-ı Mansur’u hatırlayın. 

“Kolları, bacakları sonra da, burnu, dili ve başı da kesildi, cesedi yakıldı, külleri Dicle’ye atıldı.”

Şimdi Sur’da yakılıp, parçalanan insanların her biri bir Hallac-ı Mansur olmuş Dicle sularına karışmış. 

Sonra ne olmuş?

Rivayet ediliyor ki, 

“Atılan küller dökülür dökülmez, nehir hemen kabarmaya başladı.” 

Derken, yine rivayet edildiğine göre olaylar şöyle gelişmiş:

“Kabaran Dicle’nin suları Bağdat’ı basmak üzereydi. O zaman Hallac-ı Mansur’un bir dostu hırkasını Dicle’ye attı ve Dicle bir müddet sonra eski normal halini aldı.”

Çünkü:

“Hallâc-ı Mansûr hazretleri bu kimseye, şehid edilmeden önce: “Benim kollarımı, bacaklarımı, başımı kestikten sonra, cesedimi yakıp, külünü Dicle’ye atacaklar. Korkarım ki, nehir taşıp Bağdat’ı basacak. O zaman hırkamı nehrin kenarına götürüp, sulara at” buyurmuştu.

Şu sıralar, birden tersine akmaya başlayıp, Ankara’yı basacak olan Dicle’nin sularının yatışmasını sağlayan bu “dost” bugünün Türkiye’sinde kim? Bu büyük İslam alimini yakıp küllerini Dicle’ye atan kim?

Sonuncusu Abbâsî Halifesi Muktedir Bi’llâh’ın mukallididir. 

Dicle’nin bütün “münafıkları” helak etmek için kabarırken hırkasını atıp, onların canlarını bağışlatabilecek ise günümüzde kim olabilir ki?

Gerçekten dağlardan eriyip akan kar sularıyla az sonra kabaracak olan Dicle’nin, Fırat’ın önüne çıkan her şeyi yıkıp, sürüklemesini, hırkasını bu kabaran sulara atarak kim önleyecek?

Şimdi her AKP’li kendilerine anladıkları dille anlatılanların üzerinde derin derin düşünmeli… Başkasının sesi duyulmasın diye “sesini yükseltenleri, bağıranları” “Eyyyyy” diye diye ülkeyi felakete sürükleyenleri, Sırf Kürtlerin statü haklarını yok etmek için, ABD’yi, Rusya’yı Türkiye’ye düşman edenlerin, bütün bunları yalnızca kendi iktidarlarını sürdürmek için yaptıklarını bilmeli. 

AKP savaşı kaybetti. Ricat eden bütün mağlup ordular gibi, terk ettiği işgal bölgelerini yakıp gitmesi mağlup oluşunun işaretedir. AKP’nin kıyamet gününe az kaldı. AKP’liler bu gerçeği görmeli. 

Ve sırtında hırkasıyla İmralı hücresindeki insanı “son çare” olarak hatırlamalı. 

Öcalan Dicle’ye ve Fırat’a “hırkasını” atmazsa, bilin ki, Mart sonunda kabaran suları hiçbir baraj duvarı durduramayacak.