Psikolojik savaş uzmanları konuşuyor: "PKK askeri yenilgiye uğratıldı."
Askeri yenilgi nedir?
100 "düşmanın" öldürülmesi midir?
Ya da 100 bin…
Belki 1 milyon?
Ne dersiniz?
Göbbels şöyle diyordu: "Biz bir ölüyorsak, onlar iki ölüyor".
Gerçekten de Almanya savaş boyunca 10 milyon kayıp vermişti. Sovyetler Birliği’nin ise kaybı 20 milyondu.
İki katı…
İyi de sonuç ne oldu?
Daha çok öldürenlerin sonu hüsran oldu. Zaferi kazanan taraf, "daha çok kayıp veren" taraf oldu.
Sabahtan akşama kadar "şu kadar öldürdük" diyerek savaşı kazanamazsınız. Bu yalanı ne kadar tekrar ederseniz edin, "savaş sürdüğü müddetçe" hiçbir şey kazanmış olmazsınız.
Uğrattığınız "yenilginin" ölçütü olarak uydurduğunuz "ölü terörist sayısının" hiçbir anlama gelmediği yukarıda anlatılan dünya savaş tarihinin örnekleri tarafından ikna edici şekilde kafanıza dank etmelidir. Ne demişti eski Genel Kurmay Başkanı Başbuğ, "biz PKK’yi bilmem kaç kere yok ettik, yeniden doğdu…"
Demek ki, "ortada askeri yenilgi ya da zafer yok"…Savaş sürüyor çünkü.
Halkı uyduruk "zafer" propagandasıyla kandırıyorlar.
"Düşmanı yendik" diyorlar.
"Askeri zafer" "düşmanı teslim almak ya da yok etmektir."
Ama "düşman teslim olmuyor ve yok edilemiyor."
Savaş devam ediyor.
O halde ne kadar gizlenirse gizlensin, bu ülke halkının çocukları demek ki ölmeye devam edecek.
O zaman çocukları askerde olan ya da babaları, eşleri ordu ve polis hizmetine giren her aileye şu soruyu sormak gerekir:
"Askeri zafer kazanılamayan, kazanılamayacağı tam kırk yıldır kanıtlanan, bunun böyle olduğu bizzat Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en tepesindeki kişiler tarafından itiraf edilen bu savaş sürsün mü?"
Psikolojik savaşın amacı, bu aileleri "uyutmak", evlatlarının, eşlerinin, yeğenlerinin, arkadaşlarının karşı karşıya olduğu "tehlikeyi" gizlemek, onların, vaktiyle nükleer dev ABD’de Vietnam savaşının sona ermesini sağlayan ünlü "barış hareketine" benzer bir hareketi başlatmasını önlemek…
Şimdi zurnanın zırt dediği noktaya geldik.
Bu psikolojik savaşta kim "zafer" kazandı, kim "yenildi"?
Çağdaş savaşlarda bu soru stratejiktir.
Evet.
Psikolojik savaş aygıtı, "başarılı bir şekilde kendi kamuoyunu maniple ediyor, kayıplardan duyulacak endişeyi ve o endişenin yaratacağı muhalefeti önlüyor."
Bravo.
Ama "düşman kampında" neler oluyor?
Psikolojik savaş aygıtı, diyelim ki bir Med Nûçe Tv’ye karşı beş yüz TV’siyle, bir Özgür Gündem’e karşı beş yüz gazetesiyle saldırıyor; sabahtan akşama kadar "askeri yenilgiye uğradınız, bir öldürüyorsanız, yirmi ölüyorsunuz, işiniz bitti, teslim olun" diyor.
Ne oluyor?
Kimse teslim olmuyor.
Şimdi düşünün: Türk kamuoyu bırakalım psikolojik savaşı, gerçeğin binde biriyle karşı karşıya gelse ne olur?
Örneğin Hürriyet Gazetesi her gün "gerçek şehit sayılarını", "şehit ailelerinin iktidara karşı somut protestolarını", Sur’da insanların "diri diri yakıldığını", öldürülen kadınların cesetlerine neler yapıldığını, öldürülen çocukların boy boy resimlerini yayınlasa, bunları Doğan medyasının TV’leri canlı yayınlarda sergilese ne olur?
İktidarın "cephe gerisi" o gün çöker.
İlk önce bu kirli savaşta "tekerlekli sandalyeye" mahkum olan bir "savaş gazisi" uyanır. Ünlü Amerikan filminde (4 Temmuz doğum günü –Tom Cruis) olduğu gibi, yanında kadın arkadaşıyla birlikte bir yürüyüş koluna katılır, derken kürsülere çıkıp konuşur.
Sonra yüz, iki yüz ve sayısız "savaş gazisi" ve milyonlar haykırır: "Kahrolsun savaş…"
AKP savaşta zafer kazanamıyor; ama Türk kamuoyuna karşı yürüttüğü psikolojik savaş sayesinde "barışı" önlüyor.
Ne zamana kadar?
İlk "barış gösterisine", bir "savaş gazisinin" katıldığı güne kadar.
Ey savaş ağaları, aslında bir fiskelik canınız var….
Size gelince…Ey "savaşa" değil de "Erdoğan diktasına" itiraz edenler. O "diktatörlük" olmasaydı, bu savaşı bir gün bile sürdürmek mümkün olmazdı. "Savaşa evet diyen diktatörlüğe evet demiş olur." Aydın Doğan’la Kılıçdaroğlu’nun şu hallerine baksanıza.
Varsın öyle olsun. Ben diyorum ki, "4 Temmuz doğum günü" isimli film, er ya da geç Türk "Saray sinemasında" vizyona girecektir…