Memleketin hali ortada… Gün geçmiyor ki ölümlerle uyanmayalım. 7 Haziran sonrası iktidarı sarsılan AKP ve onun yürütücüleri savaş politikalarını dolu dizgin servis etmeye başladı. Sadece 20 Temmuz’da 33 insanın yaşamını yitirdiği Suruç Katliamı’ndan bu yana sivil vatandaşların yanı sıra 20 çocuk devlet güçleri tarafından katledildi. Şu iki aylık bilançoya baktığımızda bile Recep Tayyip Erdoğan’ın zamanında, "Çocuk da olsa, kadın da olsa güvenlik güçlerimiz gereğini yapacaktır" talimatının ardından hukuk, yasa, uluslararası anlaşmalar, vicdan, insanlık bertaraf edilerek her geçen gün devlet eliyle katliamlar yapılıyor.
Haziran seçimlerinde iktidarı tek başına elde edemeyen AKP, Kasım seçimlerinde "Zafere giden her yol mubahtır" diyerek, yaptıkları tüm usulsüzlükleri açığa çıkaranlara karşı da zalimliğini sürdürüyor.
Yani sözün özü nereden tutsan tutarsızlık… Bir adamın iki dudağı arasında götürülmeye çalışılıyor her şey. Büyük şef ne derse o. İtiraz edenin vay haline!
Elbette itiraz edenler var. Elbette namuslu, vicdanlı insanlar var. Hiç de umutsuz değilim. Pespayeleşmiş havuz medyası karşısında gerçekleri dile getiren onurlu bir özgür basın var.
Uzun yıllardır kelle koltukta haber yapan muhabir arkadaşlarımız var. O muhabirler ki birileri gibi plazalarda oturup, şaraplarını yudumlayarak büyük şef ne derse onu yazmıyorlar. Halkın içinde, kurşunların arasında, ölümü göze alarak gerçekleri bize ulaştırmaya çalışıyorlar.
Özgür basının şehitleri var. Hala resimleri gazete binalarının duvarlarında asılıdır. Hepimiz o gelenekten geliyoruz. Yazarken, haber yaparken biraz vicdanımız varsa özgür basın okullarında aldığımız ahlaktır.
Gelen tüm hükümetler, zapturapt altına alamadıkları özgür basına ve çalışanlarına karşı her türlü şiddeti uyguluyor. Son olarak Diyarbakır’da DİHA ve Azadiya Welat bürolarına yapılan polis baskını hiç şaşırtmadı. Zamanında da dönemin başbakanı Tansu Çiller’in emriyle gazete binaları bombalanmıştı.
Özgür basına yönelik bu saldırıların nedeni elbet devletin savaş politikalarıyla ilintili. Bugün tepemizde var olan savaş hükümeti AKP ve onun liderleri Kürdistan’da işlediği savaş suçlarını, sivil ölümlerini, hak ihlallerini gizlemek amacıyla Kürt basını üzerinde kurduğu baskı, sansür, karartma, kapatma amaçlarını her defasında sürdürüyor. Bütün gayeleri Kürdistan’dan gelen haber akışını engellemek ve istedikleri gibi katliamlar yaparak bunu gizlemek…
Şu son bir ayda bile sayısını unuttuğumuz basına yönelik engellemelere maruz kaldılar. Birçok siteye hala girişim engelli. Bütün bu engellemeler şüphesiz Türkiye’de basın ve ifade özgürlüğüne bir kez daha darbe vurmuştur.
Özgür basın sayesinde yıllardır kirli savaşın gerçeklerini, Roboskî’yi, Kortek’i, Zergelê’yi, Cizre’de olup bitenleri, Beytüşşebap’ta yaşananları öğrendik. Özgür basın sayesinde seçim hilelerini, sahtekarlıklarını öğrendik.
O zaman öncelikli görev biz okuyuculara düşüyor. Bizim özgür basına sahip çıkmamız gerekiyor. Bu bizim gerçekleri öğrenmemiz için hayati bir meseledir. Bir yerde gerçekler öldürülürse bugünümüz ve geleceğimiz de elimizden alınmış demektir.
Bütün okuyucular gönüllü DİHA, Azadiya Welat muhabiri olmalı ve özgür basına bulunduğu alanlarda haber geçerek sahip çıkmalıdır. Sahip çıkmak sadece muhabirlik yaparak olmaz, özgür basının yaşaması için ne gerekiyorsa yapılması elzemdir. Eğer gerçeklerin yok olmasına izin vermezsek ancak o zaman diktatörler yenilir, demokrasi, özgürlük ve barış kazanır. Yalana, hileye, zulme karşı gerçeği savunmak boynumuzun borcu olmalıdır. Özgür basının mirası da bize bunu öğretiyor.