Daha geçen hafta yas yorgunluğundan bahsetmiş, bu duygudan bir kurtulabilsek, bu ölü toprağının altından bir kalkabilsek belki güzel bir şeyler yapabiliriz demiştim ki, yine burnumuzun dibinde onlarca ölü, yüzlerce yaralıyla elimiz böğrümüzde kalakaldık.
Artık olağan hale gelen ve bu olağanlığın derin bir hissizleşmeye, acıdan kendini uzak tutmaya, duyguların körelmesini bırakın, sevmekten, paylaşmaktan, birine derdini anlatmaktan ya da içini açmaktan zinhar kaçınmaya kadar giden derin bir yalnızlaşma ve yozlaşma hali salgın gibi bulaşıyor. Misal iki bomba arka arkaya patlayınca içlerinde çocukları olmadığı için şükredip, gerisiyle ilgilenmeyen mi ararsınız, bir beş dakka önce çıksaydı öleceğini düşünüp sevinen ve “işine” dönen mi, yoksa önündeki dolmuşun patladığını görüp şoka giren birine, ay bunun enerjisi de çok kötü yaklaşmayalım yanına diye birbirini çekiştirip, olay mahallinden uzaklaşan mı? Daha bu tür örnekleri çoğaltırım da karnım ağrıyor yazdıkça, duruyorum. En yakınımdakilere sarılıyorum. Çekirdek kadromun ve kabuğumun içinde ısınmaya, kendimi teselli etmeye çalışıyorum.
Yoksa bu ülkeden, insanlıktan umudumu çoktan kestim. Her yer sadece kan değil, bok kokuyor. “Faşizm iki kişi arasında başlar” diyen İ. Bachman’ı doğrular şekilde gündelik ilişkiler, birbirlerine kibirle, sinirle yaklaşan ve en ufak bir hataya tahammülü olmayan eski arkadaşlar, birbirinin gırtlağına her an çökmeye hazır komşular, kadınları öldürmek olmadı süründürmek için sıraya giren erkekler, birbirinin kuyusunu kazan kadınlar… Halkın sözümona kaymak tabakası sayılan tiyatrocular, gazeteciler, yazarların devletin üslubuna bürünen iğneli dili, iktidarı yeniden, yeniden üreten ilişkilerin sığ suları ve hep bir an önce yargıda bulunmak için kurulu kişisel mahkemeler…
Değerli olanın hiçbir zaman önemli sayılmadığı, buna mukabil fikrin her zaman hiçe sayıldığı; erdemin, ilkenin kavramlar arasından çıkarıldığı, kendini muhafazakar olarak tanımlayıp cebinde muhafaza edeceği ilaç için bir tek değer taşımayanların; vahşetin, kıyıcılığın, yıkıcılığın zerrelerimize kadar nüfuz ettiği bir yer burası. Aylar önce ülkeden kaçmak isteyen beyaz yakalılara kafa tutmuştum, imkanı olan delirsin gibi graffiti ağzıyla da konuşmayacağım. Kendini azıcık insan/birey/şahsiyet olarak hissetmek isteyen kimse durmasın buralarda.
Çünkü canım yazar Tezer Özlü’nün dediği gibi “burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” değil artık sadece, herkesin birbirini öldürdüğü; cenazesinin başında acıyla duran çocuğun muktedire sert baktı diye fişlendiği, ölümlerden ölüm beğenenlerin yaşamak için kılını kıpırdatmadığı, evine-içine kapananların, gittikçe daha da yalnızlaştığı çöl ıssızlığı, insan kuraklığı…
Böyle bir iklimde, böyle bir düzende, yaşamanın hayatta kalmaktan başka bir anlama gelmediği böyle bir zamanda yaptığı şeylere fazladan mânâ arayanlar, egolarına karanfil konduranlar, birbirlerini kıyasıya eleştirip, burunlarından kıl aldırmayanlar ne kadar zavallı göründüklerini bir bilseler ah bir bilseler o zaman ölümlü olduğumuz daha iyi anlaşılacak sanki. Bundan da umudum yok ya, neyse daha fazla içiniz kararmasın. Benden pes! a