Türk devleti, hükümeti ve yandaş basını Kürtleri anlamamaya devam ediyor. Egemen ulus zihniyetiyle Kürtler için neyin iyi, neyin kötü olduğunu kendileri belirliyor. Bunun için tüm basını harekete geçiriyorlar. Askeri, siyasi ve psikolojik savaş harekatlarıyla Kürtlere diz çöktürmeye çalışıyorlar. Siyasilerin açıklamalarına ve basının tavrına bakıldığında Kürt Özgürlük Hareketi’ne kapsamlı bir saldırı başlattıkları görülüyor.
29 Mart 2009 yerel seçimlerinden Kürt demokratik hareketinin başarılı çıkmasından hemen sonra 14 Nisan’da siyasi soykırım operasyonları gerçekleştirilmişti. Çünkü güçlü bir Kürt hareketine tasarladıkları bir siyasi projeyi kabul ettiremeyeceklerini biliyorlardı. 12 Haziran seçimlerinden sonra da seçilen milletvekillerinin bırakılmaması, BDP’ye kendi düşündüklerini kabul ettirme politikası da aynı amaçlıdır. Türk devleti zorunlu hale gelen yeni anayasa yapımı öncesi Özgürlük Hareketi’ni zayıflatarak kendi düşündüğü anayasayı kabul ettirmeyi amaçlıyor.
Şu anda AKP’nin yandaşlarının ve bilcümle Ergenekoncuların Kürt siyasi hareketine saldırmasının nedeni Demokratik Özerklik ilanıyla tüm oyunlarının bozulmuş olmasıdır. Bir taraftan hiçbir anlamı yoktur, kendileri çalıp kendileri oynuyor derken, diğer taraftan Demokratik Özerklik ilanına görülmedik tepki gösteriyorlar. Ne kadar tepki gösterirlerse göstersinler anayasanın asgari demokratik ölçüleri ortaya konulmuştur. Bu siyasi hamle AKP başta olmak üzere Türkiye’deki antidemokratik güçleri öfkelendirmiştir. Çünkü onların demokrasi anlayışına göre hükümet ya da mecliste çoğunluğu olan parti bir şeyler sunar, geriye kalan siyasi güçler ve toplum da kabul etmek zorunda kalır.
Kürt halkının temsilcileri Demokratik Özerklik’i ilan ve inşa ederek bizzat anayasa sürecine müdahale etmişlerdir. Bu, doğrudan demokrasi ve toplumun siyasal sürece müdahale etmesidir. Bu demokratik siyasi hamle, meclise seçilen temsilcilerin demokratik siyasi gücünü daha da etkili kılma anlamına gelmektedir.
Günümüzün demokrasi zihniyeti, kapitalist modernitenin kabul ettirdiği ya da algılattığı biçimde dört yılda bir sandığa gidip oy vermek değildir. Batı’nın demokrasi anlayışı en ileri olduğu söylenen ülkelerde bile halkı güç yapmamıştır. Halkın siyasete ilgisi azaldığı için toplum sorunları ve yönetimi yine bir zümrenin işi olarak kalmıştır.
Meclisler demokratik zihniyetin bir parçasıdır. Önemli kararların alınacağı platformlardır. Ancak bu kararların nasıl olması gerektiğini sağlatacak olan da, yine toplumun hareketi olacaktır. Demokratik Özerklik’in ilanı, radikal demokrasinin yeni anayasanın demokratik karakterini derinleştirmesi ve bu temelde Türkiye’yi demokratikleştirmeyi hedeflemesi olarak görülmelidir. Her ne kadar Başbakan’ın siyasi danışmanlarından Yalçın Akdoğan bu talepler kabul edilemez dese de, Demokratik Özerklik yeni anayasanın demokratik karakter kazanmasında önemli rol oynayacaktır.
Bu zatın demokrasi içinde bu talepler kabul edilemez demesi demokrasiden ne anladığını göstermektedir. Demokratik Özerklik’in demokrasi içinde kabul edilmeyeceğini söylemek antidemokratik zihniyette olmaktır. Neyin kabul edilip edilmeyeceği demokrasilerde bellidir. Toplum ve bireyler üzerinde baskı yapılması dışında demokrasilerde kabul edilmeyecek hiçbir şey yoktur.
Yalçın Akdoğan’ın zihniyetinden de anlaşılmaktadır ki, Kürt sorununa çözüm olmayacak bir anayasa yapıp bunu Kürtlere kabul ettirmeyi düşünüyorlar. Kürtleri bir halk ve toplum olarak kabul edip toplumsal ve bireysel haklarını birlikte tanıma gibi bir zihniyetin olmadığını bir daha itiraf edilmiştir. Bu otoriter anlayışla yetinilmemiş, Kürt Halk Önderi de tehdit edilmiştir. Bu kafalarda çözüm niyeti olmayacağı açıktır. Hala PKK’yi tasfiye ederek Kürt sorunundan kurtulmayı hesaplamaktadırlar.
Bu adam tek doğru bir şey söylemiştir. O da yandaş basının PKK içinde parçalanma olduğunu söylemesini doğru bulmamasıdır. Kuşkusuz bunu arzularlar. Başbakan “iki başlıdırlar” demektedir. Ancak PKK’yi iyi tanıyan ve takip edenler böyle olmadığını bilmektedir. Yalçın Akdoğan’a bazı yerlerden PKK içinde bölünmenin olduğu değerlendirmesinin doğru olmadığının söylendiği anlaşılıyor.
Aslında bölünme var diyenler de, böyle bir şey olmadığını çok iyi biliyorlar. Amaç, Kürt toplumunun kafasını karıştırmaktır. PKK içinde bölünme var tezleri esas olarak Kürt halkına karşı yürütülen bir psikolojik savaş harekatıdır. Kürt halkının PKK’ye güvendiğini biliyorlar. Bu tür haberlerle halkın güvenini ve inancını sarsmaya çalışıyorlar. PKK ile  İmralı arasında düşünce farkı var denilmesi de benzer bir psikolojik savaş harekatıdır. 30 yıldır tekrarlandığı için Kürt halkı artık bunlara inanmıyor.
AKP Hükümeti’nin Kürtleri aldatma politikası başarısız kalmıştır. Bu nedenle psikolojik savaşı arttırarak sonuç almak istiyorlar. Psikolojik savaşın arttırılması, AKP’nin toplum üzerinde etkili olacak bir “hakikatinin” olmadığını ortaya koymaktadır.
Her ne kadar 20 askerin ölümünü gündemleştirseler de, yapılan saldırıların esas nedeni Demokratik Özerklik’in ilan edilmesinedir. Devlet de hükümet de istihbarat örgütleri de biliyor ki, 20 askerin ölümü operasyona çıkan askerin gerillayla karşılaşması sonucu gerçekleşmiştir. Operasyonda 20 asker yerine 20 gerilla da ölebilirdi. Çift taraflı ateşkes olmadığı müddetçe bu tür olaylar bugün de yarın da olabilir. Nitekim Mardin’deki çatışmalarda da yine birçok asker ölmüştür. Gerilla silah bırakmayacağına göre, operasyon olduğunda kendini savunacaktır. Başbakan operasyonların durdurulmayacağını açıklamıştır. Zaten şimdiye kadar 29 Mart 2009 yerel seçimleri öncesindeki 4 ay dışında çift taraflı ateşkes olmamıştır. Dolayısıyla askerlerin ölümü sürpriz, beklenmedik bir şey değildir. Ölümleri durdurmanın yolu çift taraflı ateşkesten geçmektedir.
Devlet hükümetiyle, basınıyla tüm kurum ve kuruluşlarıyla asker ölümlerinin üzerinden Demokratik Özerklik’e saldırmıştır. Neredeyse Demokratik Özerklik’in ilanıyla büyük bir suç işlenmiş gibi bir algı yaratmaya çalışmaktadırlar. Kuşkusuz egemen zihniyet ve devlet için Demokratik Özerklik istemek de, ilan etmek de suçtur. Neyin suç olup olmadığını yüz yıldır kendileri belirlemektedirler. Bu nedenle Kürt halkı bundan sonra ben kendim kendimi yöneteceğim deyince kıyameti koparmışlardır. Açıkça “siz kendinizi yönetemezsiniz, böyle bir şey isteyemezsiniz ve pratikleştiremezsiniz” demektedirler. Bazıları daha da komikleşerek böyle bir şey anayasa ve yasalarımızda yoktur, nasıl yapabilirsiniz diye hesap sormaktadırlar.
Basının bu süreçte yürüttüğü diğer bir psikolojik savaş da, Blok’u parçalama çabasıdır. Bunu o kadar basitçe yapıyorlar ki Blok milletvekillerini hiçbir şeyden anlamaz, çocuk ve aptal yerine koyuyorlar. Birçok yazar çizer öyle yazılar yazıyorlar ki Blok milletvekillerine karşı öyle bir psikolojik savaş yürütüyorlar ki maksatlarının ne olduğu ayan beyan anlaşılıyor.
Türkiye’de Kürt halkına ve demokrasi güçlerine karşı yürütülen bir özel savaş vardır. Bu da Kürtlerin birliğiyle Türkiye demokratik devrimci güçleriyle Kürt hareketinin ortaklaşmasını önlemek. Çünkü on yıllardır kirli özel savaşlarını ancak böyle yürütüyorlardı. Yakın zamanda Kürtler arası birlik konusunda gelişme sağlanınca, Türkiye demokrasi güçleriyle ortak hareket etme doğrultusunda önemli adımlar atılınca ellerindeki oyuncaklar alınmış duruma düştüler. Son zamanlarda Blok içindeki BDP geleneğinden gelmeyen Kürt siyasetçiler ve Türkiyeli sosyalistlere yönelik yürütülen psikolojik savaşla yeniden özel savaşlarını rahat sürdürecekleri ortamı yaratmayı arzuluyorlar.
Eğer Kürtler arası birlik gelişir ve Türkiyeli sol demokratlarla ortak bir siyasi hareket yürütülürse, Türkiye’deki gericiliğin ömrü uzun sürmeyecektir. Türkiye’deki gerici güçler Blok şahsında kendilerinin siyasi sonunu görmektedirler. Bu gerçeklik Blok içindeki tüm siyasi aktörlere tarihsel bir sorumluluk yüklemektedir.
Yandaş basının tutumu bile Blok’un nasıl duruş göstermesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Sadece Blok milletvekillerine değil, psikolojik savaşın etkisi altında konuşmayan Nuray Mert gibi onurlu demokratlara bile saldırıyorlar.
Nuray Mert eskiden AKP’ye destek veren bir yazardı. Ancak zaman içerisinde AKP’nin Türkiye’de demokrasi sorunlarını bırakalım çözmesini, ağırlaştırdığını görünce tutum almıştır. “Geçmişte böyleydin,  şimdi neden tavır alıyorsun” diyerek baskı altında tutmaya çalışıyorlar. AKP öyle bir siyasi despotik hareket ki onlarca, hatta yüzlerce yandaş kalemşoru varken iki üç tane farklı sese tahammül edemiyor. İstiyor ki, basın aynı konuşsun. Yandaş yazarlar da şimdi Başbakan gibi düşünüyor, bizzat bunlar basın üzerinde psikolojik terör estiriyorlar.
1990’lı yıllarda terörle mücadele ulusal bir davadır, herkes milli maç tutar gibi yazsın, yayın yapsın deniyordu. İki üç yıldır AKP hükümeti de 1990’lı yıllardaki generaller gibi konuşuyor. Gelinen aşamada AKP ile Ergenekoncular arasında bir fark kalmamıştır. Tek fark Kürt halkının mücadelesi karşısında psikolojik savaş gereği Kürt var demesi ve yürütülen savaşta etkin olmak için kendilerine meşruiyet sağlayan bazı araçları (TRT 6 vb.) devreye sokmasıdır.