
Kavramların, sözcüklerin hatta hatıraların yetmediği zamanlar vardır... Bir yere gelir, öte'ye geçmek isteseniz de geçemezsiniz, basiretiniz değilse de duygularınız bağlanır kalakalırsınız. Hayatlarımıza ilişkin anlatılanlar ve yazılanlar; her zaman “eksik” ve her zaman “fazla” olarak dinleyeni soluklanmaya davet eder. Okuru, hatırlı hatıralar üzerinden “yangın mahalline” götüren bir kitabı okuduğunuzda eski kendinizle yeni kendiniz arasında yeni bir köprü kurmak şarttır. Sebahattin Selim Erhan, Ekim 2010'da İletişim'den basılan “Yine Kazacağız, Yine Kaçacağız!” kitabıyla özel bir firar hikâyesini tarihe not düşmekle kalmamış, hapishane yaşamında özel bir kategori olan “firarcı” karakterini okurla tanıştırmıştı. Yazar, “Karadeniz'in Zemheri Çocukları” kitabında ise insan/militan hikâyelerinin, kavramlardan, siyasal saptamalardan ve örgüt hikâyelerinden daha kıymetli ve daha gerçek olduğunun altını çizmekle kalmıyor, okuru “hatıra-anlatı” tarzında yolculuğa çıkararak “olay mahalline” götürüp, dönemin atmosferini, “yangın kavminden” çocukları o zamanki “neyse o” halleriyle anlatarak bizlerle yeniden tanıştırıyor.
Asi ve aksi çocuklar
Devrim bir atmosfer olayıdır... Dünyayı yorumlamak ve değiştirmek hevesiyle yanıp tutuşan bir devrimci o zaman diliminde oluşmuş atmosferin çocuğudur ama atmosferi yeniden üreten asi çocuktur. Kitabın olay örgüsü içinde, huyları kadar huysuzluklarıyla, ciddiyetleri kadar şakalarıyla, korkuları kadar korkusuzluklarıyla, “acımasızlıkları” kadar “hümanizmleriyle” yer alan onlarca devrimci, tarihte ve coğrafyada“kül yutmayan”, “diklenen”, “yaşlarından başka kaybedecek şeyi olmayan” asi ve aksi çocuklardır. Bu kitabın odağında, en öfkeli, en yaralı anlarında bile meşru savunma çizgisi gereği siyasi etiği, direniş estetiğini terk etmeyen, böylece karşı çıktıkları şeylere benzemeyen devrimcilerin hikâyesinin yer alması önemli. Kitabı, devletin malum söylemleri bir yana, sosyalistler arasında da yaygın olan “silah-siyaset” ilişkilerinde çoğu kez “zorunlu” bazen “sorunlu” nedenlerle silaha sarılanlara karşı kullanılan dile ve kavramlara da cevap olarak da okuduğumu söylemeliyim. Demem o ki, bu kitap, başka ülkelerde “silah kullanmak” dahil anti-faşist olmak değer sayılırken, bizde“meşru savunmadan”, “can güvenliğinden” kaynaklı nedenlerle siyasi mücadelenin parçası olarak faşistlere karşı“silaha sarılma”nın “terörist.. goşist... maceracı” ilan edilip ötekileştirildiği algıya hayatın içinden bir cevaptır...
Tarihe bak anlarsın!
Bu kitap, “hatırlamadan” ve “hatırlatmadan” ibaret değil. Öyle olsaydı da bir “hatıra nakli” olarak yine öpüp başımıza koyardık. Ne var ki yazar, aradan yaklaşık kırk yıl geçtikten sonra bizi, hatırlamanın ya da unutmamanın “pasif” alanından çıkarıp, olayları “aktif” olarak yeniden yaşamamızı sağlıyor. Bu nedenle de, kulağımıza usulca “Tarihe bak anlarsın!” diye fısıldıyor ama “edebiyat yapmıyor!”, tersine yalın ve doğal bir dille hayatın içindeki o günkü çıplak ve nesnel gerçeği olduğu gibi“şak” diye yüzümüze vurarak okuru sersemletiyor. Hal böyle olunca da hayatın yalın/doğal dili, kitabın da dili oluyor. Kuru bir resmiyetten ve ağdalı bir “edebiyattan” uzak bu doğallık ve içtenlik, aklımızı, gözümüzü ve gönlümüzü “kamaştırmaya” yetiyor. Yıllardır, “düz” görülen, “düz” gösterilen ve yazılan çocukların hayatlarının aslında ne kadar katmanlı ve karmaşık olduklarını okuyup yeniden öğrendikçe duyusal ve duygusal bir “kamaşma” yürürlüğe giriyor.
12 Eylül 1980'de Askeri Diktatörlük tarafından halklara ve onun çocuklarına dayatılan süreç, bir yanıyla sözlerimizin yasaklanması ama öte yandan devlet sözünün ve sonrasında da “pop sözün” patlamasıydı. Zamanla, geçmişi bir “alıntıdan ibaret” sayan “pop tarih” zuhur etmiş, hayatlarımızın bazen “içerden”, bazen “dışardan” sentetik dille anlatılması taraftar bulmakla kalmamış “edebiyat” ve “tarih” sanılarak kabul görmüştü. Son on, beş yıldır ise, bu “naylon” anlatıların dışında, geçmişi “içerden” anlatan söz ve anlatı patlamasına ve bunun ürünü olan kitaplara tanık oluyoruz. Bunun anlamı, “esir düşmüş” sözcüklerin ve hatıraların devletin resmi tarihinin olduğu kadar, bir proje olarak da kurgulanan “pop tarih”in elinden “kurtarılması” hevesidir. Politik ama hiyerarşik olmayan yeni anlatma/yazma heveskarları, sözcükleri ve hatıraları esir almak isteyen bizim mahallenin resmi tarihçilerine de itiraz ettikçe, “esas duruşu” terk eden okurlarca kabul görme şansına sahiptir. Bizim mahallede son yıllarda yaygınlaşan tarih, sözlü tarih kitaplarını “hayra yormak” gerek. Ne var ki bunların bir kısmı, şimdiden geçmişe bakıp gerçekleri farklı gösterdiği için sorunlu. Öte yandan bu çalışmaların bir kısmının şahısları ve gelenekleri aklamak için kurgulanmış “çanak sorulardan” oluştuğu, geçmişi olduğu kadar zihinleri de çarpıttığı da gerçektir. Hatıraların bile hiyerarşik anlatıldığı, siyasal saptamalardan o tarihi yapan öznelerin görülmediği resmi tarih anlatılarının yürürlükte olduğu bir dönemde “Karadeniz'in Zemheri Çocukları” gibi kitaplar, bir başka anlatımın mümkünlüğünün de delilidir. İlk ve son tahlilde bir orman (biz) güzellemesi olan resmi tarih anlatılarında ormandan (biz'den) ağaçları (ben'i/bireyi) görmek mümkün değilken bu kitapta “insana dair tüm halleriyle” militanları görmek mümkündür. Sebahattin, haklı bir ilgi gören “Yine Kazacağız, Yine Kaçacağız!”dan sonra ikinci kitabında oluşturucularından olduğu tarih karşısında ikinci kez söz alarak hakkını kullanıyor. Böylece, “ilk tahlilde isyan ve insan” olan bir kısmı devlet dersinde öldürülmüş militanları “son tahlile” kalmadan kamusal alana çıkarıp görünür kılıyor... Yinelemek gerekirse; bu kitabın en önemli özelliği, okuru olay mahalline götürüp bizi biz yapan koşullarla, olaylarla, atmosferle ve işaret ve itiraz parmağını yitirmemiş devrimcilerle tanıştırması veya yeniden tanıştırmasıdır.
Söz, orada olacağız
Tarih biraz da, “Bütün söz vermelerin tarihçesiyse”, onların o günkü sözlerini sosyalist resmi tarih anlatılarından “kurtarıp”, başka bir dille anlatmak mümkündür. Bu kitap bunu mümkün kıldığı için de tarihen ve siyaseten kıymetlidir. Bu kitabın yazılması, tarihe ve birbirlerine verdikleri sözün gereği olarak, kitabın sonunda Selo'nun “Arkadaşlar yarın ne olacağımız belli değil. (...) Bir gün dışarıya çıkarsak, aramızda ölenlerimiz olmuşsa da, sağ olanlarla onları da temsilen hiçbir gerekçe ileri sürmeden doğada bir yerlerde buluşsun, var mıyız?” cümlesinde, hep bir ağızdan, “Söz, yaşıyorsak orada olacağız...” cevabındaki kavilde de gizlidir. O sözlerin ve o sözlerin militanlarının bir kitapta buluşmasından doğal ve kıymetli ne olabilir? Şair-yazar Hulki Aktunç'un, “Yangın kavmindeniz ne giysek alev” dediği bizim mahallenin asi ve aksi çocuklarının, devrime ateşle giden “sözlerinin” olay mahallinde buluşması... Bir okur olarak bana düşen, çoğunu yakından tanıdığım arkadaşlara “Birbirinize ve tarihe 'hoş buldunuz'” demektir...
SEZAİ SARIOÐLU