Bir ülkede yönetime karşı halkın kendi memnuniyetsizliğini dile getirmesinin en biricik yolu kitlesel gösteriler, protestolardır. Halkın kendilerine vermiş olduğu doğru yönetimsel görevleri yerine getiremediklerinden kaynaklı böyle bir sonucu yarattıkları için yönetimlere düşen de buna saygı göstermek ve halkın bu tepkisini doğru analiz ederek gerekli dersleri çıkarmaktır. Ancak bunun için gerekli demokratik zihniyete, demokratik bir ülküye sahip olmak zorunludur. Eğer yönetim erki gücünü demokrasiden alıyorsa ortaya çıkan halk tepkisinden gerekli sonuçları çıkarmak gayet tabiidir. Ancak eğer yönetim iktidar amaçlı ele geçirilmiş bir baskı ve zor aygıtı ise halkın taleplerine karşı şiddetle karşılık vermesi kaçınılmazdır. Zira baskı ve şiddet iktidar olgusunun kendisinde içkindir. 

Söz konusu güney Kürdistan'da yaşanan gelişmeleri ele alırken bu açıdan fotoğrafın bütününü görmekte yarar var. Zira Adorno’nun "yanlış hayat doğru yaşanmaz" belirlemesi güney Kürdistan’daki sistem açısından oldukça öğreticidir. 

Ekim başından beri ortaya çıkan halk tepkileri bu sistemin çökmesi sonucudur. Sistem adına sistemsizlik, yönetim adına tamamen partilerin iktidarının ortaya çıkardığı sonuç yüz yıl süren acı, sürgün ve katliamlar sonucunda elde edilen kazanımların adım adım yok edilmesidir. 

Eğri oturup doğru konuşmak, diye bir halk tabiri vardır. Eğer güney Kürdistan'da ortaya çıkan durumdan gerçekten demokratik bir sistemle çıkılmak isteniyorsa kesinlikle yaşanılanların ismini doğru koymak gerekmektedir. Aksi durumda yanlış hayat yanlış yaşanmaya devam edecek ve sorunları kanayan bir yara olarak sürekli gündemimizde tutacaktır. 

O halde bu sorunların nedenini sorarak başlamak en doğru yöntem olacaktır. Sorun kesinlikle iktidarın daha fazla kimde olacağı sorunudur. Yani zihniyet ve sistem sorunudur. Bu da Kürtlerin kazanımlarını tehlikeye atmaktadır. Zira güney Kürdistan'da, şimdiye kadar defalarca yazdığımız gibi oturmuş sistem yoktur. Var olana da net bir tanım koymak oldukça güçtür. Herkesçe uyulan, uygulanan bağlayıcı bir anayasa yoktur. Kimin görev ve sorumluluklarının nerede başlayıp nerede bittiği belli değildir. Sorun kağıt üzerinde olması değildir, pratik sahada kesinlikle durum belirsizdir. Herkesçe kabul gören denetim mekanizmalarından söz etmek mümkün değildir. İktidar bloklarından ayrı, bağımsız, halk adına iktidarı eleştirebilecek bir sivil toplum örgütlenmesinden, bir medyadan söz edilemez. Hal böyle olunca güçlü olanın sürekli olarak haklı olduğu, iktidarı ele geçirenin dilediği gibi kullandığı bir sonuç ortaya çıkmaktadır. 

Örneğin son olarak ömrü halen 18 ay olan hükümetin aylardır yaşanan siyasi kriz sonucunda ortaya çıkan ekonomik krizle sokaklar karışmaya başlayınca, çözüm yolu olarak hemen zor ve şiddet devreye konuldu. En demokratik hakları olan gösteri ve protesto haklarını gerçekleştirenlerden 5 kişi öldürüldü, yüzlerce kişi yaralandı ve bir o kadar da tutuklandı. 

Buna karşı sorumlu olan hükümet ve siyasi partiler ne yaptı? Siyasi patiler, çözüm bulmak yerine gösterileri her yerde bastırmak ve karşılıklı olarak birbirlerini suçlama yolunu tercih ettiler. Bu da yetmedi, Neçirvan Barzani’nin bölge başbakanı olarak müdahalesi sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. Barzani, Goran Hareketini hükümetten attığını açıkladı. 

Peki bu krizlerin sorumlusu olan hükümetin attığı bu adımlar sorunun çözümünde doğru bir yöntem mi? Kesinlikle hayır. 

Öncelikle bölge Başbakanı olarak Neçirvan Barzani’nin hemen kabinesini toplayıp sorunların nedenlerini doğru okuması ve acilen çözüm üretmesi gerekiyordu. Eğer böyle yapılmış olsaydı hükümette yer alan 5 parti sorunlar karşısında ortak tutum sergileyebilecek ve atacakları doğru adımlarla halka gerçekten güven verebileceklerdi. Hatta bu böyle bir durumda halkın da desteğini almış bir hükümet daha da güçlenmiş olarak çıkacak, hem Bağdat’la hem de diğer bölge ülkeleriyle ilişkilerinde elini daha da güçlendirmiş olacaktı. Ne var ki, halkın taleplerini karşılamak bir yana şimdi Goran Hareketinden el konulmuş bakanlıkların hangi partilere verileceği tartışılıyor. 

İşte Adorno’nun "yanlış hayat doğru yaşanmaz" dediği gerçeklik budur. Bu sistemin temeli, zihniyeti yanlış örülmüş olduğundan, bunun üzerinden yapılan tüm hamleler de doğal olarak yanlış oluyor ve kriz giderek, en azından toplum açısından içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Çünkü yanlış sistem de doğru işlemez.