Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar gerçekleşen isyanları bir yana bırakıp, son 30 yıldır süren savaşta yaşanılan büyük acılar, bedeller ve ortaya çıkan sonuçlarını analiz etmek için, doğru ve ahlaki bir anlama gücü ve kabiliyeti gereklidir. Temel felsefesi Kürt inkarı ve imhası olunca da, ne geçmiş ne de bu gün yaşananların doğru analizi beklenir. Belleğini, ahlaki ve hukuki değerlerini yitirince de devlet ve devlet yönetimi, tam bir korku aracı haline dönüşür. Bugün yaşanan kimin kim olduğunu, kimin kim adına, niçin, niye olduk olmadık yerde Kürtlere meydan okumasıdır. Tüm vuruşlarına rağmen susturamadığı, bitiremediği Kürt direnişi karşısında, kendi korkularının sarmalında Kürtçe deyişle bir “boş boğazlık” hali yaşanıyor.
30 yıllık mücadele karşısında yaşananları örtbas etmenin bir yöntemi de bunu başkalarıyla izah etme becerisidir. Yine biliyoruz ki, devleti yönetenlerin tarih bilgisi ve bilinci, yetiştirdiği devlet televizyonları ve bir cümle hükümetlerin yan kolları durumuna düşen medyada savaş oyunları çözümlemesini yapan “strateji ve taktik uzmanların” ve güvenlikte, istihbarattan ve önemli generallerinden edindikleri bilgilerle sınırlıdır.
Bilemedikleri ve göremedikleri coğrafyada, vatan, millet ve bölünmez bütünlük safsatasının bir anlamı kalmadığı halde, bunlar stratejilerini pazarlaya dursunlar. Vietnam’la, Afganistan’la, Irak’la karıştırıp görüntü ve bilgi kirliliğini pazarlıyorlar. Doğrudur, Ortadoğu mevcut sorunlarıyla benzerliklerde olabilir. Ancak Türk devleti ile Amerika’yı birbirine karıştırmanın kibirlik ve böbürlenmeden öteye bir haddini bilmeme halidir. Oysa Kürtlere karşı yalnız çağımızda yaşanan veya icat edilen silahlar ve taktikler değil, tarih boyunca tüm zalimlerin uygulamalarını tüketmiş durumdalar.

Acı acıyı çoğaltır


Cumhurun başı ‘iyi şeyler olacak’ dediği gün bir şeylerin bitirileceği, bir şeylerinde başlayacağının işaretiydi. Biz Kürtler neyin başlayacağını ve neyin bitirileceğini çok iyi bilsekte, umutlu olmayı tercih etmek daha hayırlıydı. Acıların, sevinçlerin, dua ve bedduaların yön değiştirdiği bir ayrışmada, nerede nasıl durduğunuza bağlıydı iyi şeyler! Bu durum söylenen sözlerin anlamını yitirdiğinin bir kez daha ispatı da oldu. Cumhurun başı intikam yemini ederken Kürtler için, bu bedduaya dönüştü. Aslında intikam yemini de, acıları binlerce kez yaşatacağını da ve bedduası da yeni döndüğü sınır karakolu gezisinden sonraydı. Öfkesi sınır boyunda gösterdiği cesaret ve askeri duruşunun televizyonlarda tamda görüntülenecekken çıkan bir tartışmanın gündeme oturmasıydı. Çünkü ilk kez yaşanıyor gibiydi.
Devlet ve devlet erki, geçmişi çabuk unutabilir. Bu bir yöntem, bir politikada olabilir. Ancak çatışmalarda yitirdikleri çocuklarını unutmayanları, unutmak kabul edilmez bir gaflet durumudur. Her gün yüzlerce, binlerce bombanın yağdırıldığı o sınır boylarında sanki dağın, taşın ve toprağın isyan ve öfkesi gibi Van’da deprem yaşandı. Yüzlerce insanımızın ölümüne, binlercesinin yaralanmasına ve Kürt halkının yaşadığı acılarının dayanılmazlığına dönüşürken, hemen yanı başında da onlarca evladının paramparça bedenleriyle acılar daha da dayanılmaz oldu. Acı acıyı çoğaltır. Gökyüzü bile dayanmadı ki, yağmuruyla, gözyaşıyla yıkadı insanlığın ayıbını. 

Devlet havadan, karadan köprüler inşa etti Van’a ulaşmak için. Oysa orada da yaşayanlar için demokrasinin vazgeçilmezi seçilmişler vardı. Demokrasiye olan özlemleri gereği, en çok STK’ların çalışma yürüttüğü bir yerdir de. Ancak savaşa, öldürmeye tez canlı olan devlet, köprülerinden ve yollarından gecikmeli olarak ulaştı. Tam o sırada da Türkiye’de yaşayan, sevgisini ve onurunu bir başkasına, intikama ve korkuya dönüştürmeyenler başta olmak üzere, birçok devlet ve halklardan yardım teklifi geldiği halde ret edildi.


Başka bir ülkenin halkı...

Anlaşılır bir durum değildi. Savaş için daha iyi ve güçlü silahları almak için kapıları aşındırılan dost devletlerinin yardımını ret ediverdi. Kürtlerde yalan söyleyene, yalanı yüzüne vurmadan, Allah bir gün doğrusunu söyletir derler. Öyle de oldu. Telaş ve panik hallerinin rolünü en iyi beceren başbakan yardımcı, güçlü bir devlet olmanın kibri ve dayanılmaz pişkinliğiyle askeri bir tatbikat zihniyetiyle “Biz güçlü devletiz. Hazırlıklarımız var. Gelen teklifleri potansiyelimizi denemek için geri çevirdik” dedi. Oysa yerle bir olan Van ve Erciş depreminde enkazın altında yüzlerce insanımız kurtarılmayı bekliyordu. Anlaşılan devlet ölümle randevusunu önceden planlamış.
Kurulan köprülerden, havadan ve karadan yardımdan önce devletin temsilcileri hükümetle muhalefet yarışır gibi gitmeye başladılar. Her nedense AKP’nin Kürt halkının gerçek temsilcisi olduğunu Avrupa’ya okyanus aşırı ülkelere gidişinde tekrarlayan başbakanın 70’ler olarak adlandırdığı Kürt kökenli milletvekilleri Van’da yoklardı. Ana muhalefet CHP başkanı yine tez canlıydı. Başbakanı izlemede büyük tecrübe kazandığı da belliydi. Sanki başka bir ülkenin halkıyla karşı karşıyaydı. Sanki hiç duymamıştı, görmemişti. O telaşla tercümanlarda yoktu. Dillerini bilmiyordu. Biliyor gibi yaparak çadırları gezmeyi ihmal etmedi. Medyaya birçok fotoğraf verdi. Bu bir insan için, bir siyasetçi için düşünebilinecek en kötü durumdur. Anlayabilmesi için acıyı yüreğinde yaşaması gerekiyor. Kendisi sık sık kullanmasa da o Tunceli doğumluydu.

Hem Kürt hem de Alevi olunca...


Tayyip Erdoğan’ın günah çıkarır gibi Dersim dediği, kendisinin de Tunceli demekte ısrar ettiği 1938 katliamı ile cumhuriyet tarihine son Kürt isyanı olarak geçen coğrafyada doğan Kılıçdaroğlu’na göre, bir anlamı olmayan Dersim ne yana düşerdi? Görmediği soykırımın izleri hiç silinmedi. Bitmedi de. Ölüm ve yıkım hala devam ediyor. 38’de yaşanan katliamı görmediğinin bahanesi geçersizdir, anlamsızdır. Bu coğrafyayı bugün  de görmesi kendisi için yeterli değil midir? Anlaşılan bugünü yaşamayan, görmek istemeyen ne dünü ne de yarını görebilir. 
Hem Kürt hem de bir Alevi olarak CHP’nin başkanlığına getirilişi mevcut devletin imha ve inkar politikalarının değişmesi anlamına gelecek diye, umutta yarattı. Dersimlilere göre Türkiye de değil, dünyada bir ilkti. Hem Kürt hem de Alevi birisi başbakan bile olabilecekti artık. Sonra 38’den başlayacak, bugün süren savaşı da bitirebilecekti. Kemal Burkay’da geliyordu ya, belki mevsimler değişir, Akdeniz olur. Ne demekse, anlamasalar da umut yaratılmak istenince anlayıp anlamamanın da anlamı olmuyor. Kılıçdaroğlu’nu Mesih olarak gösterenlerin propagandasıydı bu. Oysa Kılıçdaroğlu sanki uzaydan gelmiş bir dünyalı gibiydi. Her gittiği yerde ilk oluşundan dolayı kimsiniz sorusuna, “Kürt olsam ne olur Alevi olsam ne olur?” demeye getirerek, umutların üzerine pişmiş aşa su katar gibi, aslında umudun da tadını kaçırıveriyor.
Ancak, her şey bu kadar değil. O doğruluk simgesiydi de. Doğru da söylüyor; ne Kürt olmuştu ne de Alevi. Onun için de, Kürtleri Kürt olduğu için, Alevileri de Alevi olduğu için yaşadıkları hiçbir zulmü de görmedi ve yaşamadı. CHP’nin başına seçildiği ilk gün, tek dil, tek devlet ve tek millet o dayanılmaz aldanma ve aldatılma yeminini ihmal etmemişti. Dersim’de bir dua vardır. Düzgün Baba kimseyi izansız yapmasın denir. Arkasından da eklenir: Haq keş sas me kero, sas keno, kas me kiro. Bu bir duadır, yanlış anlaşılmasın. Bedduamız bizde, yani Alevilerde günahtır. Bize yük olur.
Yemin sonrası o heyecan ve bilmezliğiyle Dersim’e geldi. Dersim halkı Gandhi Kılıçdaroğlu’nu beklerken, o bir onbaşı komutan edasıyla girdi. Kırmızı halılar serilmedi, kurbanlar da kesilmedi. Genel merkezinden, ondan önce gelen piyadeleri bir-iki Kirmancî (Zazaca) yazılan afişleri cüretkarca gündüz, tam da Güneş ortadayken söküverdi. Tüm yolları sağlı solu kırmızı beyaza bürüdüler. Sanki 12 Eylül sabahıydı. Oysa mevsim bahardı, yazdı. Yapraklar yeşil, çiçekler sarı sarıydı. Alerjisi varmış gibi hiçbir rengi, hiçbir sesi duymak istememişti. Munzur da akmıyordu zaten. Konuşmasının bir yerinde barış dedi, hiç olmadık yerinde de “Biz Mustafa Kemal’in öğrencileriyiz” dedi. O Kürt ve Alevi ise, hele bir de başa gelme ihtimali doğmuşken, umutta, dünde, bugünde beklentiler ertelendi. Kim bilir belki sınırda bir karakolda sormuştur. Söylediğinden hiçbir şey anlamayanlar, bunu da anlamamış olarak sandılar. Kürtçe bilmiyordu. Onu da öğrenir, hele bir başa gelsin.

Söz konusu vatan olunca

Oysa Tunceli’nin yeni CHP’li vekili Zazalığa solculuktan transfer olmuştu. Yine cemaatin hayırlarıyla eğitim, öğretim yapan üniversiteye Zazaca okutmanlığa transfer işlemleriyle de uğraşıyordu. CHP bir Zaza akademisi açsın. Gerçi akademi adı da yasaklanmak üzere. Tehlikeli bir kelime olarak listeye girebilir. En iyisi Zazacılık üniversitesini, Gülen’in tecrübeleriyle stratejik ve taktik öngörüleri ile açabilirler. Dersim’de dokunanın içinde dokunulmaz gibi bir anıtta dikilebilir. Anasından öğrenmediği dilini ve inancını Gülen’in hayrına öğrenmiş olur. Böylece Dersimliler de kendi kendini aldatmaktan yorulmazlar. Kılıçdaroğlu demek istiyorsa, onu öğrenirler. Büyük beklentinin, büyük yükünden de kurtulmuş olurlar.
Van’da yaşanan sebebinden ve sonucundan kendisini muaf tutan, büyük yıkımlı deprem gezisinden sonra Kılıçdaroğlu, Alevi inancına da ters bir şekilde, sınır karakoluna gitti. Alevi inancına göre başsağlığına gidiliyorsa, birilerinin acılarını paylaşmaya gidiliyorsa, başka bir yere gidilmez, günahtır. Acıyı taşımak anlamına gelir. Bunu bilerek gitmişse, deşifre etmiş olmayayım. Bilmeden gitmişse de, uyarmak sevaptır. Önceden planlanmış bir bayram gezisi de olabilir. Başbakanla ateşkes ilan etmişlerdi. Söz konusu vatan olunca her şey teferruattır!
Kılıçdaroğlu başkomutanlığa öykündüğü, başkomutanlık edasıyla sınır diye gösterilen dağlara bakıyor, hem de dürbünsüz! Bilgi alıyor, bilgi veriyor. Bu fotoğrafı daha önceden görmüştük. Görmediğimiz bir ilkse, resmin karesine düşüyor. Kılıçdaoğlu’nun eşi de yanında. Elindeki mendilinin ıslanıp ıslanmadığını bilmiyoruz ama ağlıyor. İnsani bir duygudur ağlamak. Bu coğrafya da ağlamayan ana sayısı çok fazladır. O stratejik, o kritik yerde, o noktada bir kadın niye ağlar. Ve ne arar? Sınır diye gösterilen, görünmeyen parçalanmış bir coğrafyanın sınırın parçalandığı yüreklerine mi? Oğullarının, kızlarının sınırın iki yakasında, zulme inat özgürlüğün peşine takılan, yüreklerine sığmayan, sınır tanımazlığına mı?
Birkaç ay önceydi. Kürt anaları barış için günlerce dağlara doğru yürüyüşe geçmişlerdi. Ankara kör ve sağırları oynuyorken, karakollara gidip artık yeter demek içindi. Beyaz tülbentleriyle, acılarıyla, özlemleriyle, umutlarıyla… Ama ulaşamadılar. Dipçiklerle, coplarla yaralandılar. Gaz bombalarıyla gözlerinden akan yaş değil, kandı. Size hiç sıkıldı mı?

1938 Dersim katliamında anaların, kadınların devletin eline sağ geçmemek için kayalıklardan atlarken, çığlıkları takılı kalmış kayalıklara. Şimdi o analardan birinin kızı, birinin torunu tarihin bir anında, bir yerinde zulmün kol gezdiği bir dağın tepesine kurulan karakolda, elinde mendil gözyaşlarını silerken anlar yürekte duruyor ve sözler bitiveriyor. Kendisinden ibaret kalıveriyor her şey. Kimliğinden, dilinden, inancında olmanın hangi hali sıyrılıverir. Çat kapı sınır kapılarında harcanan enerji, barış için harcansaydı ne karakollar öyle yüksek dağların tepesine kurulur, ne de o karakollardaki o genç insanlar geceni gündüzünü ve geleceğini sığdırır. Bitmeyen sayılı günlerine. Ne analar gözyaşı akıtır, ne de yüreği ağzında yol gözlerler.


Ilımlı Alevilik neden tutmasın?

Seçimlerde Dersim’de öyle bir rüzgar estirildi ki, siyasetin en kirletilen yanı yapamayacaklarını söyleyip, yapabildiklerine rızalık göstermeye ikna etme becerisidir. CHP’nin son vekili Dersim’de iktidarı vatanseverlik adına eline geçirmeye çalışan üç partinin seçilmişidir. Bir de Gülen cemaatinin katkıları devredeydi. Ilımlı İslam iyi tutmuşken, ılımlı Alevilik neden tutmasın? Radikal İslam adıyla ona karşı kılıfa büründürülmüş ılımlı İslam yalanına, Alevilik de eklenmiş; radikal Aleviliği böylece ılımlı Aleviliğe dönüştürmek amaçlanmıştır. Oysa inancın radikalizmi olmaz, inanç yaşanır.
Bu durumda Gülen, Hüseyin Aygün, Kılıçdaroğlu buluşmalarında hangi taraf açısından şans olduğu bilinmese de, bilinen bir şey var ki, biz Aleviler için bir şanssızlıktır. Gülen cemaatinin inançsal yönü nerede başlar, nerede biter bir yana, şu an stratejilerini ve taktiklerini Kürdün bitirilmesi üzerine yoğunlaştırdığını herkes bilir. Kılıçdaroğlu başbakan olunca, Gülen cemaati pılını pırtını toplayıp, özlediği vatanına dönecekmiş. Okyanus ötesinden davulun sesi kime hoş geliyorsa bir de yakından dinlesin bakalım.
Tarihte kritik ve olağanüstü süreçler, sorunlar kahramanlıklara da, ihanetlere de sahne olmuştur. Kimileri için adanmışlık, kimileri için de şöhret olsun da, ne olursa olsun diyerek süreçleri bulanıklaştırıvermişlerdir. Her işi de, her görevi de, her şekle girerim ve yaparım diyenler… Tarih buna da şahitlik yapar.

Tunceli CHP vekili yine yanlış yerde

Çemizgezek’te 1996-97 yıllarında savaşta yaşamını yitiren PKK militanları Ali Boğazı’nın girişinde bulunan en yüksek tepesine kurulan karakolunun arka bahçesine topluca gömülürler. Bu ne bir ilktir, ne de son. Devletin insanlığa suçüstü yakalandığının kaçıncı halidir. Üzerinden on yıllar geçmiş, arka bahçesindeki tarla ekilmiş, ağaçlar çiçek açmış ve meyve de vermişlerdir. İşkenceye gece gündüz şahitlik yapmış, nenem hep derdi: “1938 katliamını biz gördük, düşmanım görmesin”. Bundandır ki, sisi de, pusu da hiç eksik olmadı yüksek dağların ve kuytuların. Ali Boğazı’nın üzerinde çığlığın perdesi hiç eksilmez.
Ailelerin başvurusu üzerine Malatya özel yetkili savcısı öldürülenleri karakoldan teslim alacak, tespit yapacak, ailelerine eksikte olsa kemiklerini geri verecek. Anneler de, babalar da çocuklarını son gördüklerinde bir bütündüler. Son gördüklerinde kızları ve oğullarını… Saçları kara, saçları kumraldı. Gözleri ve son sözleri… Zaman yaşlandırırmış. Toprakta, ölümde yaşlandırır mıydı acaba? Zamansız, ecelsiz ayrılan bu şen çocukları…
Savcılık devlet adına ailelerden önce karakolun arka bahçesine ulaşmıştı. Tunceli CHP vekili yine yanlış yerde, yanlış zamanda yaşıyordu. Dersim’de başta Baro, İHD olmak üzere STÖ’ler o amansız an’a şahitlik yapmak için oradaydılar. Nerede, nasıl öldürüldüğünü ve sonra ne yapıldığını bilinmeyen oğulların, kızların kemiklerine ulaşmak için. Yer titriyordu, gök kararıyordu. Titremeyen biri vardı. Tunceli CHP vekili, başkanı gibi dimdikti. Sınır karakolunda sanıyordu kendini. Tunceli’deki yeni vekili de ölümle yaşamın yan yana, iç içe geçtiği, geçmişle günün sınır karakolunun bahçesindeki gömülerin teftişindeydi. Yaman bir çelişki değil mi? İlginçtir! Ne aradıklarını, ne görmek istediklerini bilmezliğin kör hali! Ağlamadılar, gözyaşlarını da silmediler, eksik kemikleri sayabildiler mi?

Hüseyin Aygün’ün ihbarı!

Toplu gömü tarlasının çevresi sınırlandırılmıştı, analar özlemleriyle bir an önce, hiç olmazsa kızlarının, oğullarının kemiklerine sarılmak istiyorlardı. Ancak sınır bir kez çizilmişti, görmek bile yasaktı. Bu da demokratik bir hak mıydı acaba? Çığlık çığlığa biz anayız, biz babayız, bizimde hakkımız var deyiverdiler. Sesler seslere karışınca, sesler sınırın ötesine de ulaştı. Malatya özel savcısı ne istiyorlar bunlar, ne diyorlar? CHP’nin son seçilen vekili Hüseyin Aygün pişkinlikle vekil olma adına çığlığın tercümesini yaptı. Onlar “Pkk’li, Pkk’nin son teröristleridir” dedi. Bu bir ihbardı. Bingöl bağımsız milletvekili de, Amed baro başkanı sınırı geçebilince çığlığın tercümesini doğru yapabildiler. Belki de aynı dili bildiklerindendi, çocuklarının kemiklerini görmek istiyorlar ve temsilen anneler, babalar alındı.
Her şeyin bir birine karıştığı, her şeyin ters yüz edildiği o toplu gömü tarlasında. Kimin terörist olduğu belliydi. İhbar buharlaşıvermişti. Sanırım vekil devlet gibi hissetmeye başlamıştı kendini. Sınırlarını zorlayarak ileri de gitmişti. Acemilikte olabilir. Köylerin boşlatılmasından, barajların yapılmasından vekil hem projelendirme, hem de bilirkişiliği ile Dersim’de ünlenmişti. İlginçti ama Dersim katliamında o da başkanı gibi doğmamıştı. Yine de kitap yazacak kadar sorup öğrenmişti. Yazdıklarıyla yüzleşemeyenin yüreğinde ne sevgi vardır, ne de acı.
Cumhuriyet tarihi katliam ve darbelerin tarihi de olsa, hizaya gelmeyenlere zalimlerin yazdığı tarihin tecrübe ve birikimini, yöntemlerinin tümünü bu coğrafya da yaşayan başta Kürt halkı olmak üzere, kendinden olmayan kimlik ve inançlara yönelik asimilasyonun tarihidir de. Hükümetin başının deyimiyle bir insanlık suçunun pervasız uygulama tarihidir. Kimlik, dil, inanç, inkarın yarattığı sosyal, siyasal, kültürel kırılma, kendine adım adım yabancılaşan, düşmanlaşan, geçmişine nefret ve köleliğe rızalık kişiler de yaratır. Bu bir bitirilmedir. Bitmişliğin hiç kimseye bir faydası yok.
Türk’ten daha Türk, İslam’dan daha İslam olduğunu kim olursa olsun ve nerede hangi yetki, etki, misyonla görevlendirilecekse görevlendirilsin, ne Türk halkına ne de inkar ettiği halkına bir faydası olmayacaktır. Kötü örnekten, yanlış politikalardan, ahlaki olmayan tecrübelerden iyi ve doğrunun çıkmayacağını herkes bilir. Cumhuriyetin demokratikleşme sorunu vardır. Kürt halkının ve bu coğrafyada yaşayan diğer halkların ve inançların bu coğrafya da hakları olduğu gibi, insan temel hak ve özgürlüklerinin de hak sahibidirler. Katliamlarla, asimilasyonlarla hiç kimse bu haklarından vazgeçmedi, vazgeçmezlerde. Eşitlenmek, Özgürleşerek umutlardan bir adım öne geçmek, yarınları bu günlerden daha güzel eyleyecektir.


AYSEL DOÐAN /  Malatya E Tipi Cezaevi