
* Silopi’de anlatıyorlar: “Bu direnişte hendek sadece bir araçtır. Hareketimiz hiçbir zaman kendisini ‘tek’ bir araca ya da yönteme mahkum etmemiştir. Duruma göre çok yol ve yöntem var; bizim de yapacak çok işimiz var…”
* Türk kamuoyu kendi “şehitsizliğinden” memnun. Yan gelmiş yatıyor. Kürdistan ise kan ağlıyor… Kürt Halk Önderi’nin başlattığı “çözüm sürecinden” Türk halkı rahata ermiş. Ama Kürdistan çocuklarına ağlıyor.
Cizre sokaklarından sonra, Silopi sokaklarına daldık. Ortalık zifiri karanlık. Telefonların ışığında önümüzü şöyle böyle görüyoruz. Bir “hendeğe” düşmek de var. Epey yürüdükten sonra, sokağın köşesini döndüğümüzde şaşırtıcı bir manzarayla yüz yüze geliyoruz: Sokağın ortasında dev bir ekranda sinevizyon gösterimi yapılıyor. Ekranda Dr. Bahoz Erdal’ı uzaktan seçiyorum. Gösterinin sonuna ancak yetişiyoruz. Yalnızca bir sokağa özgü bu eylem. İki yüze yakın insan var.
Gösteri bittikten sonra, sokakta yakılmış ateşin etrafına toplanıyoruz. Yanımda oturan yaşlıca adama soruyorum: “İki aydır mahalleye devlet eli değmedi, neyiniz eksik kaldı?” Gülüyor: “Hırsızımız eksik kaldı, uyuşturucumuz eksik kaldı, fuhuşçumuz eksik kaldı…Başka her bir şeyimiz tamamdır.” Halk bu sözlere gülüyor. Ondan sonra konu derinleşiyor. Bu “hendeklerle korunan mahalle” modelinin aslında PKK Önderi Öcalan’ın sözünü ettiği “demokratik özerkliğin” ilk adımı olduğu, bunun içinde “komünal” yaşamın ilk işaretlerinin çıktığı konuşuluyor. Mahalle halkı, bu iki aylık tecrübe sonucunda PKK Önderi’nin ortaya koyduğu pek çok paradigmanın bilincine varmış.
Bu gözlemi yaptıktan sonra, hemen yan tarafta kurulmuş çadıra giriyorum. Orada, halinden bilgili ve sorumluluk sahibi olduğu anlaşılan gençle başbaşa verip konuşmaya başlıyoruz. O bana şunları anlattı: “Başlangıçta AKP’nin keyfi tutuklamalarnı ve siyasi soykırımını önlemek için aldığımız ‘hendek’ inisiyatifi, zaman içinde Önderliğin teorilerini sembolik de olsa, hayata geçirme sürecine dönüştü...Halk kendi kendini yönetmenin mümkün olduğunu, bunun için bir devlete ihtiyaç olmadığını, hatta devletin halkın doğal hayatını yozlaştırdığını, devletsiz yaşanan bu iki ay içinde, mahallelerde uyuşturucuyla, hırsızlıkla ve fuhuşla mücadelede olağanüstü başarılar kazanıldığını halkın kendi arasında her türlü sorunu aşma yeteneği gösterdiğini anladı. Öyle ki, kurulan çadır, giderek halkın her türlü sorununu getirip anlattığı bir yer halini aldı. Aile içi anlaşmazlıklardan, boşanma taleplerine, mali ihtilaflardan, kisel kavgalara, kan davalarına kadar günlük bütün sorunlar çadırlarda alınmaya başlandı. Pek çok sorun çözüldü. Komünal dayanışmacı yaşamla ilgili de sembolik ama anlamlı adımlar atıldı. Bir tür kooperatif benzeri bir kurum yaratıldı...Halkın arasında devletin unutturduğu paylaşımcılık canlandı. Direnişin ihtiyaçları kollektif karşılandı... Ve Botan’da en büyük kazanım, mahalledeki genç kadının sokağa çıkması, nöbete durması ve çadırda bütün tartışmalara, kararlaşmalara katılması...Şimdi mücadelenin en ön saflarını işte bu genç kadınlar tutuyor. Botan’da kadın hareketi yeni bir aşamaya yükseliyor...”
Kendinden emin bir şekilde devam ediyor: “Bu direnişte hendek sadece bir araçtır. Hareketimiz hiçbir zaman kendisini ‘tek’ bir araca ya da yönteme mahkum etmemiştir. Duruma göre denenecek çok yol ve yöntem vardır. Bu direniş özü bakımından devlete şu mesajı vermiştir: Önderliğe yaklaşımda ciddiyetsizliği gençlik kabul etmez. Ciddi olun.”
Bu “uyarının” devlet tarafından dikkate alınmasını bütün samimiyetimle diliyorum. Çünkü dinlediğim bu genç insan ve onun arkadaşları, Cizre’de oynanan oyuna benzer bir aldatmaca yapılır, “hendekler” doldurulduktan sonra mahallelere müdahale edilirse, buna karşı çok ciddi direniş göstereceklerini, benim sezgilerime göre, emin olun mutlak bir kesinlikle dile getirdiler. Ben de burada aktarmış oldum.
Bütün bunlardan çıkardıklarıma gelince...
İnsanı hayretler içinde bırakan bir esnek devrimci anlayışla karşı karşıyayız. Elliye yakın insanın hayatını kaybettiği, ortalığın toz duman içinde kaldığı muazzam bir patlamadan sonra, ani bir kararla “hendekler” açılıyor; ölümlerle sonuçlanan bir tür “intiharvari” çıkışların ardından, ansızın tek kişinin burnunun kanamadığı, tek kişinin tutuklanmadığı müthiş bir savunma taktiği geliştiriliyor, derken bu “savunma taktiği”, önce sistemin tortularına karşı büyük bir “asayiş” hamlesi halini alıyor ve sonunda adım adım pozitif bir “inşaa” hamlesine dönüşüyor; halk “devletsiz” demokratik özerk ve komünal, cinsiyet özgürlükçü yaşamın ne olduğunu, atılan sembolik adımlarla iki ay içinde kavramaya başlıyor.
Bu genç insana diyorum ki, “iki aylık eylem başarıya ulaşmıştır.”
Cevap veriyor: “Evet, ama yapacak çok işimiz var...”
Ne diyelim? Kolay gelsin diyelim...
Devletsiz sokakta huzur
Belediye eşbaşkanları ve HDP-DBP eşbaşkanları ile Silopi’deki durum hakkında uzun uzun konuştuk. Özetin de özeti durum şöyle:
Silopi halkı PKK Önderi Öcalan’ın ve “hareketin” yürüttüğü “çözüm sürecine” yürekten inanıyor. Ama AKP’nin yürüttüğünü iddia ettiği “sürece” kesinlikle inanmıyor.
6-7 Ekim serhildanı, halkın nasıl büyük bir öfke biriktirdiğini göstermiş. Erdoğan’ın “Kobane düştü, düşüyor” sözleri, burada bir DAİŞ’çinin Kürt kanı içerken çıkardığı insanlık dışı seslere benzetilmiş. Halk patlamış. Bu patlama “örgütlü” değilmiş. Örgütlü olsaymış, Silopi’de devlet denilen yapıda “taş üstünde taş” kalmazmış. Bu örgütsüz patlamaya başta PKK Önderi Öcalan, KCK, Silopi’nin Belediyesi, siyasi partileri, gençlik kurumları kısa zamanda disiplin getirmiş, bir süre sonra da sokaklarda “sükûnet” sağlanmış.
Halk hendeklerden elbette zarar görmekte. Gidiş geliş sıkıntılı olmakta. Ama halk diyormuş ki, “evimize zor gidiyoruz, ama huzur içinde gidiyoruz, kapılarımız açık, çünkü artık hırsızlık yok, fuhuş yok, uyturucu yok... Ve bizi sürekli gaz bombalarıyla zehirleyen, insanlarımızı tutuklayan, öldüren zırhlılar da yok...”
"Şehit gelmiyormuş"...Öyle mi?
Başbakan da, Erdoğan da neye şükrediyor?
Haziran seçimi eşiğinde Ankara'ya, İzmir'e, İstanbul'a, Türklerin çoğunlukla yaşadığı şehirlere, ilçelere, köylere "şehit cenazelerinin gelmemesine" şükrediyor.
Kendi halkına sesleniyor: "Şükürler olsun, partimizin 'terörle mücadele çözüm süreci' sayesinde artık sokaklarımızda şehit cenazeleri görünmüyor"...
Fırat'ın batısında "şehit cenazeleri" yok artık. Ama ya Kürdistan? Kürdistan'ın bütün şehirlerine her gün, ya Türk devlet güçlerinin vurduğu, ya da aynı Türk devleti tarafından desteklenen DAİŞ çetelerinin katlettiği, iki-üç şehit geliyor. Ve bunlara, yıllar önce vurulmuş, devlet tarafından bilinmez yerlere gömülmüş gerillaların sonradan bulunan cenazeleri ekleniyor.
Türk medyasının umurunda bile değil. Türk kamuoyu kendi "şehitsizliğinden" memnun. Yan gelmiş yatıyor. Kürdistan ise kan ağlıyor. Tam gülecekken, camilerden bir "sala" sesi yükseliyor. Derken MAYADER'den bir çağrı duyuluyor. Kentin bir ucundan, kırmızı, yeşil, sarı bayraklara sarılı bir tabutun taşındığı muazzam bir konvoy beliriyor. Halk sokaklara dökülüyor, kadınlar beyaz tülbentleriyle, zılgıtlarıyla, ağıtlarıyla konvoyun önüne geçiyor.
Bu hergün böyle oluyor... Kürt Halk Önderi'nin başlattığı "çözüm sürecinden" Türk halkı rahata ermiş. Ama Kürdistan çocuklarına ağlıyor.
Silopi'ye ayak basar basmaz ben de kendimi bir gerilla cenazesinin başında buldum. 2012 yılınra Çukurca'da şehit düşen Hevile İzer (Şayan Cudi), devlet tarafından Malatya'da bir "kimsesizler mezarlığına" gömülmüş. Sonunda aile kızlarının mezarını bulmuş. Yürüdük. Gerillayı gömdük. Mezarlıkta Belediye Eşbaşkanları Emine Esmer ve Seyfettin Aydemir, HDP Eşbaşkanları Aycan Azma ve Ali Balın, DBP Eşbaşkanları Gülşen Özden ve Yunus Tuncay, binlerce Silopili gerillanın aziz hatırası önünde saygıyla eğildik.
Kendi kendime Kürdistan'ın göz yaşları ne zaman sona erecek diye sordum.
İçimden bir ses "çok yakında" diye bana yanıt verdi. Bir başka ses ise "eğer Botan'da, Cizre'de, Silopi'de, İdil'de ve Şırnak'da devlet aklını yitirip, mahallelere müdahale etmezse" diye itiraz etti. Üçüncü ses ise dedi ki, "işte o zaman her şehir, her ilçe, her köy kendi şehidine ağlayacaktır." Dördüncü ses ise "Maazallah" diye bağırdı...
Dink’in ve Dora’nın köyleri
Silopi deyince, aklıma Rakel Dink’in köyü geldi. Yürüdüğüm bu topraklarda bir zamanlar Ermeni halkı yaşıyordu. Bundan yüz yıl önce o yaşayan milyonlardan geriye, parmakla gösterilecek köyler kalmıştı. Cudi Dağı’nı gören bu köylerden biri de Rakel Dink’in köyüydü. Dader
Köy hakkında hiçbir şey bilmediğim için, oray doğru yola çıktım. Tarif edilen o yolda bir yukarı bir aşağı gidip geldim. Nafile köy yok. Yakılmış olacağını, yıkılmış olacağını biliyorum ama, buharlaşmış olacağını düşünmedim. Sonra öğrendim ki, köyden geriye Rakel Dink’in babasının evinin önündeki iki dut ağacından başka hemen hemen bir şey kalmamış. Kalmadığı için de görmek mümkün olmamış.
Demek ki, 1990 başında “küçük” bir “soykırım” daha yaşanmış. Bunu düşünürken, yolumuzun ilerisinden tuhaf bir sliüet gözüme çarptı. Tıpkı İkinci Dünya Savaşının sonunda Avrupa şehirlerinden arta kalanları hatırlatan bir görüntüydü bu... Yaklaşınca anladık. Bu bir Süryani köyüydü. Adı Kösreli (Hessana) 1993 yılında boşaltılmış, sonra da havan toplarıyla bombalanmış, yıkılmış, harabeye çevrilmişti. Anlattıar: Bu köyde ağaçlardan toprağı görmek mümkün değilmiş.
Bu köy, HDP’li vekil, Dora’nın köyü imiş...
Sürülen Süryani halkı şimdi topraklarına yeniden dönmek istiyor. Şu anda üç ev yapılmış. Bu yeni evlerle, içinde kimbilir ne büyük mutluluklar, ne büyük acılar yaşanmış, hiç kimsenin aklından çıkmayan hatıralarla dolu harabeler arasındaki tezat insana dokunuyor.
Bu barbarlığı biz Türkler yaptık.
Rakel Dink’in köyünü de aynı barbarlıkla yok ettik. 1915 Ermeni jenosidi de, Süryani jenosidi de bizim suçumuz.
Ve biz, şimdi işlediğimiz suçlarla kana boyanan bu coğrafyada, Erol Dora’nın ve Rakel’in köylerinin demokratik özerk Kürdistan’da yeniden hayata döneceği günü bekliyoruz... Bu suçtan biraz olsun kurtulmak için, onların köylerinin yeniden şenlenmesine katkıda bulunmalıyız; Kürdistan’ın özgürlüğü için çalışmalıyız…
Kana bulanan “kimlik”
Silopi’de bir cami var. Adı, “şehitlik camisi”... Şehitler oradan kaldırılıyor. Oradan birkaç kilometre ötedeki şehitlikteş gömülüyor.
6-8 Ekim serhildanında ve en sonra da Cizre’de şehit düşen iki gencin de mezarları bu şehitlikte. Gerilla Hevile İzer’e son görevimizi yaptıktan sonra ikisinin mezarlarının başında toplandık. “Biz Kürdüz, bize bunları yapıyorlar” dedikten sonra, “benim oğlum Türklerle birlikte yaşamak istemeseydi, üzerinde Türk bayrağı basılı şu kimliği taşır mıydı?” diyerek cebinden oğlunun kimlik kartını çıkardı. O ay yıldızın kırmızısını “kimliğe bulanan kan” gibi gördüm...
Şimdi Silopi’nin, Cizre’nin, tüm Botan’ın mahallelerinde, binlerce nöbet tutan gencin de ceplerinde bu devletin verdiği kimlik var. Aklınız varsa o kimlikleri kana bulamaya kalkışmazsınız...O zaman verdiğiniz kimliğin bütün sembolleri, yazıları ve mühürleri silinir. Geriye Kürdün kendi resmi kalır. Bilesiniz...
Pamuk tarlasında bir eşbaşkan
Geçen yerel seçimde çalışmalarını izlediğim Silopi Belediyesi Eşbaşkanları işlerine esaslı şekilde ısınmışlar. Bu da yaptıkları “işleri” uzun uzun anlatmayışlarından belli. Benim de tecrübem “uzun” anlatanların “kısa” iş yaptığı.
Her iki eşbaşkan da (Emine Esmer ve Seyfettin Aydemir ) Silopi’nin tüm özgünlüklerini hesaba katan bir yaklaşımla çalışıyor. Bir tek övündükleri çalışma, Şengal’e DAİŞ saldırısından sonra kurtulan Êzîdî kardeşlerine Silopi’nin kucak açması. Bu insani yardımlaşma, dayanışma, kardeşlik Silopi’deki devrimci potansiyele derin bir hümanist boyut daha eklemiş.
Şu anda yaklaşık 700-800 Êzîdî, Silopililerin tahsis ettiği evlerde kira alınmaksızın misafir ediliyor. Daha önce gelen binlercesi, Silopi’deki elverişsiz kamp dağıtıldıktan sonra büyük ölçüde Şırnak’a yerleştirilmiş. Belediye’nin büyük bir mağasazı, sırf Êzîdî ailelerin ihtiyaçlarını karşılamak için ayrılmış.
Ama şu çok ilginç: Kobanê için kadınlar, pamuk toplama eylemi yapmışlar. Silopi eşbaşkanı da “emek dayanışmasına” katılmış.
VEYSİ SARISÖZEN/ŞIRNAK