Rêbwar Reşîd: “Demokrasi ve özgürlüklerin tanınması, İran’ın içinde bulunduğu zor durumu aşması için en büyük çözüm olacak. Kürt halkının haklarını elde etmesi için ulusal birliğe dayalı güçlü bir politika yürütülmesi de önem taşıyor.
SİDAR DERSİM
İran yaptığı nükleer çalışmalarından ötürü başta ABD olmak üzere batılı güçler ve Birleşmiş Milletler’in sürekli mercek altında tuttuğu bir ülke. BM’nin 5 daimi üyesi ABD, Fransa, İngiltere, Çin, Rusya ve bu ülkelere ek olarak Almanya’nın (P5+1 ülkeleri) Temmuz 2015’te Viyana’da yaptıkları anlaşma ile İran, Birleşmiş Milletler’in kontrolündeki yaptırımlardan çıktı. Ancak ABD Başkanı Donald Trump, geçen Mayıs ayında İran ile yapılan Nükleer Anlaşma’dan tek taraflı olarak çekildiklerini açıkladıktan sonra, Ağustos’un başında İran’a ticari yaptırımlar, 5 Kasım’da ise ikinci dalga yaptırımları olarak nitelenen petrol ambargosu getirildi. Trump Yönetimi, 6 ay süreyle Türkiye, Çin, Güney Kore, Yunanistan, İtalya, Hindistan, Tayvan ve Japonya’yı ikinci dalga yaptırımlardan muaf tutmasına rağmen, İran’ın petrol satışını sıfıra indirgemeyi hedefliyor.
Kendisi Doğu Kürdistanlı olan KNK Eşbaşkanı Rêbwar Reşîd ile İran’ın nükleer çalışmaları, bölgesel ve bölgesel aktörlerin İran’a yaklaşımı ve yaptırımların olası sonuçları üzerine görüştük.
2015’te İran’a yönelik yaptırımlar kalkarken o dönemde Suudi Arabistan ve İsrail en fazla itiraz eden ülkeler olmuştu. Suudi Arabistan’ın Ortadoğu’daki etkinliğini güçlendirmesi ve İran ile rekabeti açısından bu yaptırımlar daha çok neyi ifade ediyor?
Birçok Avrupa ülkesi, Amerika, Suudi Arabistan ve İsrail ile aynı görüşü paylaşmayıp, İran’ın 2015 yılında Obama döneminde imzaladığı anlaşmaya uyduğu görüşünde. İran ve Suudi Arabistan bölgede OPEC üyesi en büyük devletler arasında yer alıyor. Dünya petrol rezervlerinin üçte ikisine sahip olan Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt ve Venezuela tarafından 1960’da ekonomik ve küresel örgüt OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) kuruldu. OPEC, dünya petrol fiyatlarının ve üretim miktarının belirlenmesinde önemli bir rol oynuyor. OPEC’in kuruluşundan bugüne İran ve Suudi Arabistan arasında hegemonik, mezhepsel, siyasi ve etnik çelişkiler yaşanıyor. Kendisini Sunni İslam’ın temsilcisi olarak gören Suudi Arabistan, Şii inanca mensup İran’ı karşıt ve düşman bir ülke olarak görüyor. Mezhep çelişkileri bölgedeki İran, Suudi Arabistan, Kuveyt, Irak ve diğer Körfez ülkeleri arasındaki çelişkilerin temelini oluşturuyor. Irak’ta Saddam rejiminin sona ermesi ardından bu ülkeler arasındaki çelişkiler derinleşti. Suudi Arabistan ılımlı İslam’ın temsilini yapmaya çalışıyor. İran ise Şiilerin tehlikede olduğunu ve onları savunduğunu belirterek, İran’dan Lübnan’a uzanan bir Şii hilal oluşturmak istiyor. İran, şu ana kadar bu planını uygulamaya koyduğu gibi, Suudi Arabistan karşıtı olayları bu politikası için değerlendirmek istiyor. Petrol bu konuda silah gibi ele alınırken, nükleer silah da İran karşıtları tarafından bir koz olarak kullanılıyor. İran’a yönelik petrol ambargosu söz konusu olduğunda Suudi Arabistan bundan memnun olmakla birlikte, petrol pazarının kesintiye uğramaması için petrol üretimini artırabileceğini belirtiyor. Suudi Arabistan, İran’ın güç kaybetmesini istese de Amerika ve Avrupa ülkelerinin bunu istedikleri konusunda net bir şey söylemek mümkün değil. İran’ın güçsüz olması silah ticaretini kesintiye uğrattacağı için bu durum Avrupa ve Amerika’nın çıkarlarına ters düşüyor. Şu anda İran ve Suudi Arabistan arasında devam eden soğuk savaş, silah satışı için avantaj sağlıyor. Suudi Arabistan’ın büyük rol oynadığı DAİŞ saldırılarında Kürtlere karşı kullanılan silahların tümü teknik olarak gelişmiş ve büyük bölümü Suudi Arabistan ve Ürdün üzerinden getirilen silahlar olduğu gibi, diğer kısmı da Türkiye tarafından verilen silahlardı. Bu ülkelerin DAİŞ’i nasıl kullandıkları da ortaya çıktı.
İran’a yönelik ambargo sizce halkı ve iktidar yapısını oluşturan güçleri nasıl etkiler?
İran’a yönelik Amerika, İsrail ve Avrupa’nın yaptığı tehditlerin hangi düzeyde olduğu bilinmiyor olsa da, bu ülkeden ucuz petrol almak ve silah pazarını canlı tutmak istedikleri net olarak biliniyor. İran’a yönelik ambargonun şiddetlendiği her dönemde İran petrolünü ucuza satmak zorunda kalıyor. Bu soğuk savaşın önümüzdeki dönemde de sürdürüleceği ve ekonomik baskıların artacağı görülüyor. Şu ana kadar İran’a yönelik ambargonun en büyük mağduru halk oldu. İran yöneticilerinin hem İran bankaları hem de yurt dışındaki bankalarda yatırdıkları milyarlarca dolarları olduğu için ambargo onları etkilemiyor. Tahran, Kum, Şiraz ve Esfehan gibi kentlerde rejime sempatisi olan 9-10 milyon kişi de genellikle hükümet çalışılanlarından oluşuyor ve onların da maddi durumları oldukça iyi. Ambargo rejimle ilişkide olan büyük şirket sahiplerini de etkilemiyor. Ambargodan asıl etkilenen çoğunlukla yoksul kesimlerin bulunduğu Kürtlerin yaşadığı Rojhilat kentleri, Ewhaz, Bellucistan ve bunların sayısı 30 milyonu buluyor. Ambargo ile birlikte derinleşen ekonomik sorunlar diğer sorunları da tetikliyor. Özellikle kadınlara yönelik şiddet, fuhuş arttığı gibi, dağılan ailelerin sayısı da artıyor. Ambargonun ne zamana kadar süreceği ise bilinmiyor.
Yaptırımların İsrail’in güvenliği açısından önemi nedir? Yaptırımla birlikte İran’ın Ortadoğu’daki etkisi törpülenmeye çalışılıyor. Bu durumda Suudi Arabistan- İsrail ilişkileri de buna paralel olarak derinleşebilir mi?
İsrail bölgedeki istikrarın bozulmasını ve İran’ın güç kaybetmesini kendi çıkarına uygun buluyor. Türkiye, Irak, Suriye ve İran’da olduğu gibi bölgedeki tüm devletlerin diktatör, sömürgeci, faşist ve halk karşıtı iktidarlar tarafından yönetildiği de bir gerçek. Suriye devleti, ortadan yok olup Rusya tarafından işgal edilmesine rağmen halen Kürtlerin haklarını tanımaya hazır değil. Irak da Kürtlerin haklarını tanımıyor. Bir süre önce yönetime gelen yeni Irak Başbakanı ilk konuşmasında Kürdistan ya da Kürdistan Federal Bölgesi yerine ‘Kuzey Irak’ tanımını kullandı. Bu devletlerin baskıcı ve anti demokratik uygulamaları karşısında İsrail, demokratik bir ülke olduğu iddiasında bulunabiliyor. İran da bazı dönemlerde İsrail’e yönelik tehditlerde bulunarak, İsrail’in meşru bir devlet olmadığını, yıkılması gerektiğini belirtebiliyor. Kısaca Ortadoğu coğrafyasında bulunan devletler arasında her türden çelişkileri ve karışıklığı görmek mümkün. Bu çelişkiler sürerken Suudi Arabistan açık ifade etmese de sürekli İsrail’i destekledi.
5 Kasım’da gelen yaptırımlarda aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 8 ülkeye 6 aylık geçici bir süre içinde petrol alabileceği açıklandı. Türkiye bunu kendisi açısından bir zafer olarak görüyor. Sizce öyle mi?
İran’dan petrol alan Çin, Hindistan, Kore ile birlikte Türkiye, günlük aldığı 16 bin 700 varil petrol ile dördüncü sırada yer alıyor. Yine Japonya ve İtalya da İran’dan petrol alan ülkeler arasında. Trump’ın bu ülkeleri engellemesi mümkün görünmüyor. İran şu anda günlük 2 buçuk milyon varil petrol satıyor ve ambargo nedeniyle bu miktar 1 milyon varile indirilebilir. Trump, Türkiye’nin İran’dan petrol alması için 6 ay belirlemiş bulunuyor. Trump’ın bu konudaki sert tehditleri önümüzdeki dönemde daha zayıf ve etkisiz olabilir. Erdoğan da Trump’ın tehditleri ardından ambargo kararına uymalarının mümkün olmadığını, İran’dan doğal gaz aldıklarını belirtmişti. Son dönemde Amerika ve Erdoğan arasındaki görüşme ve telefon trafiğinin de artmasıyla birlikte, Amerika’nın üç PKK yöneticisine karşı karar alarak, yakalanmaları konusunda bilgi verenlere ödül vereceklerini duyurdu.
Türkiye ve Amerika arasındaki işbirliği paketi ve Türkiye’nin İran’a yönelik ambargoda muaf tutulması, Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaşmasına karşı geliştiriliyor. Pratik olarak da Amerika’nın Türkiye’nin İran’dan gaz ve petrol alımını engellemesi mümkün görünmüyor. Amerika Türkiye’nin İran için bir yaşam kaynağı haline geldiğinin ve kendisinin aldığı kararlara uyulmayacağının farkında. Son yılların pratiğinde de Amerika’nın bölgedeki iradesinin güç kaybettiği, bu coğrafyada barış ve çözümden yana olmadığı ve aksine bölgede çatışmalı, çelişkili bir süreçten yana olduğu görülüyor.
İrani halklarla birlikte yaşam iradesini ortaya koyan ve bunu her fırsatta dile getiren Kürtlerin, İran’ın dışarıdan gelen baskılar etkilenmemesi için demokrasi, haklarına saygı ve barış temelinde beklentisi oldu rejimden. İran, Kürtlerden gelen bu taleplerin kıymetini bildi mi?
Şu ana kadar İran, Rojhilat’ın barışçıl yaklaşımlarına hiçbir yanıt vermiş değil. Kürtler Türkiye, Suriye, Irak ve İran’daki hak mücadelelerini siyasi yollardan çözmek için çaba sarfetmelerine rağmen İran bu konuda adım atmaktan yana değil. İran isterse kısa sürede böyle bir siyasi çözüm sürecini başlatabilir. Demokrasi ve özgürlüklerin tanınması İran’ın içinde bulunduğu zor durumu aşması için de en büyük çözüm olacak. 40 yıldır idam, işkence, hak ihlalleri, kadına yönelik şiddet ve yolsuzlukla sürdürülen bir iktidar süreci ardından güçlü bir mücadele verilmeden demokrasinin kendiliğinden gelişmesi mümkün görünmüyor. Amerika’nın önümüzdeki dönemde İran rejiminin yıkılması için olmasa da kendi çıkarları için nükleer enerji ve balistik füze gibi bazı konularda İran’a daha fazla baskı uygulaması muhtemel. Ortadoğu’daki çatışmalar ve siyasi dengeler gözönüne getirildiğinde önümüzdeki günlerde çatışmalı sürecin daha da şiddetlenerek sürdürüleceği görülüyor. Ortadoğu’daki siyasi atmosferin değişkenliğinde Kürt halkının da haklarını elde etmesi, özgürlük mücadelesinin kazanımlarını koruması için ulusal birliğe dayalı güçlü bir politika yürütmesi önem taşıyor.
Yaptırımlar karşısında Irak ve Güney Kürtleri’nin pozisyonu sizce ne olur?
Irak’ın ağırlıkta Şii olması ve İran’a bağlı olması nedeniyle ambargo kararının burada nasıl pratikleştirileceği bilinmiyor.
Irak’taki siyasi dengelerde netliğin olmaması, burada daha duyarlı bir yaklaşımın geliştirilmesi gerektiğini şart koşuyor. Kürtler arasında ise halen ulusal birlik oluşturulmuş değil. Güney Kürdistan’da güçlü bir hükümetin ve parlamentonun olmaması geleceğe ilişkin kaygıları arttırıyor. Amerika YNK’ye yönelik baskılarını arttırarak, İran ile ilişkileri sınırlayabilir. YNK denetimindeki bölgeden çıkarılan petrolün büyük bir bölümü İran’a gönderilse de İran’ın bu petrolü nasıl kullandığı, kime ne fiyata pazarladığı bilinmiyor. Amerika ayrıca yeni seçilen Irak Başbakanı Adil Abdulmehdi ve Irak Cumhurbaşkanı Berhem Salih aracılığıyla siyasi baskılarını uygulayabilir. Güney Kürdistan’ın İran ve Türkiye için en büyük pazar alanı olduğu ve burada derinleştirdikleri işgal politikaları düşünüldüğünde, bu baskıların ekonomik alanda uygulanması muhtemel.
İran’a yaptırımların tarihçesi
İran’ın nükleer faaliyetleri, son 20 yılda dünyayı en fazla işgal eden konuların başında geldi. ABD, AB, BM 2000’li yılların başından 2015’e kadar İran’ın nükleer programını hep mercek altına aldı, bu ülkeye yönelik ambargoları sürekli gündeme getirdi.
Şimdi satırbaşları ile İran’ın nükleer faaliyetleri ve Batı’nın reaksiyonuna göz atalım.
- 2005: İran’ın eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad Arak kentinde ağır su reaktörünün temelini attı.
- 2006: BM Güvenlik Konseyi’nin yaptırımları başladı.
- 2008: Batı ile yürütülen müzakereler tıkandı.
- 2010: Merkezi Viyana’da bulunan Birleşmiş Milletler’e bağlı Uluslararası Atom Enerji Ajansı (IAEA), İran’ın nükleer başlık elde etmeye çalıştığı yönünde ellerinde delillerin olduğunu açıkladı. Bu dönemde Türkiye’nin Brezilya ile rol kapmaya çalışması ve arabuluculuğa soyunması Batı tarafından kabul görmedi. BM’nin yaptırımları başladı.
- 2012: İran ile P5+1 arasında Bağdat’ta yapılan görüşmelerde bir sonuç çıkmadı. AB, İran’a yönelik yaptırımları genişletti.
- 2013: ABD ile İran arasında 1979’daki İran İslam Devrimi’nden beri ilk kez doğrudan görüşmeler oldu. 2013’te ayrıca P5+1 ülkeleriyle İran arasındaki görüşmeler yeniden başladı ve geçici bir anlaşma imzalandı.
- 2014: Geçici anlaşmanın süresi 4 ay uzatıldı. 2015’te ise
- 2015: İran ile P5+1 ülkeleri arasında 14 Temmuz’da nihai anlaşmaya varıldı.
- 2018: ABD Başkanı Donald Trump, 8 Mayıs’ta P5+1 ülkelerinin, Temmuz 2015’te İran ile yapılan Nükleer Anlaşma’dan tek taraflı olarak çekildiklerini duyurdu. Trump, daha önceki Barack Obama yönetiminin yaptığı bu anlaşmanın ABD açısından ciddi bir kusur olduğunu çünkü anlaşma çerçevesinde İran’ın 10 yıl sonra yeniden nükleer silahlara döneceğini ve balistik füze programına kavuşacağını belirtiyor.
P5+1’in İran ile anlaşması neyi kapsıyordu?
Uluslararası Atom Enerji Ajansı İran’da, uranyum zenginleştirme işleminde kullanılan santrifüjlerin üretimi, depolanması ve montaji ile ilgili tesislerine erişim yetkisini aldı.
İran, yapılan anlaşma çerçevesinde uranyum üretme kapasitesine sınırlamayı kabul etti. 20 bin olan santrafüj sayısını 10 yıl boyunca 5 bin 60’a düşürme sözü verdi. Anlaşma ile birlikte İran’ın uranyum stoku yüzde 98 düşürülerek 300 kilograma düşürüldü. 2031’e kadar da bu miktarı aşmaması kararlaştırıldı.
Anlaşmaya göre İran’daki 3 nükleer üretim merkezinden biri olan Fordo’daki merkez, silah üretimi yerine bilimsel araştırma merkezi olarak kullanılacaktı. Natanz’daki merkez ise kapatılmayacaktı. Arak’taki ‘Ağır Su’ reaktöründe harcanan yakıttan plutonyum üretildiği gerekçesiyle bu tesisin de kapatılması isteniyordu. Anlaşma ile İran, bu tesisin nükleer silah yapımında kullanılmaması ve plütonyum üretilmeyecek biçimde yeniden yapılandırılmasını kabul etti. Anlaşma ile birlikte İran, ülke dışında 100 milyar dolarlık dondurulmuş varlıklarına erişim hakkını elde etti. Petrol satmada ise dünya piyasasında yeniden yerini aldı.
Nükleer silah yapımı için 2 element gerekiyor. Bunlardan biri uranyum (U), diğeri de plütonyum (Pu). Avrupa ve Amerika bu iki elementin İran tarafından kullanımını engellemek amacıyla İran’ın önünü almak istedi. Uranyumda yüzde 1’den daha az olan ve adı U/235 olup zenginleştirilmesi gereken bir madde bulunuyor. Atom reaktörlerinde uranyumun yakılmasından da plütonyum üretiliyor. Avrupa ülkeleri enerji üretimi için yüzde 5 uranyum ve plütonyum yakarken, atom bombalarının üretimi için yüzde 90 yakılması ve zenginleştirilmesi gerekiyor. İran’da şu ana kadar bu oranın yüzde 20’ye ulaştığı belirtilse de bunun doğruluğu net olarak bilinmiyor.