AKP faşizmi Kürdistan'ın şehir ve mahallelerindeki sokağa çıkma yasağını şimdi Kürdistan'ın tüm kırsal kesimine yaymış bulunmaktadır. Türkiye tarihinde hiçbir zaman olmayan bir yasak bölge uygulamasına gidilmiştir. 1990’lı yıllarda bile bu düzeyde açık bir yasak yoktu. AKP faşizmi 1990’lı yıllarda açıkça uygulanamayan ve sahip çıkılamayan yasakları şimdi hükümet kararlarıyla uygulamaktadır. Artık Türkiye'de olağanüstü hal ve sıkıyönetim uygulamaya gerek kalmamıştır. Türkiye'nin normal düzeni OHAL ve sıkıyönetimden daha beter hale getirilmiştir. Aslında ilan edilen yasak bölgelerle birlikte köy yaşamı öldürülmüştür. Eskiden zorla göçertme yapılırken, şimdi hayvancılık ve tarımcılık öldürülerek halk dağdan, vadiden uzaklaştırılarak göçe zorlanmaktadır. İnsanlık tarihinde hiçbir iktidar bir halkı böyle toplu cezalandırmamıştır. Bu, bir halkı toplu cezalandırmak anlamına gelmektedir. Nasıl ki şehirlerde sokağa çıkma yasağı ilan edilip insanlar kapısının, penceresinin önüne çıkınca vurulduysa, şimdi de köyünün dışına çıkarsa vurulacağı bir yasak konulmuştur.


Direnme hakkı

Bahar geldi. Köy yaşamının en önemli kültürlerinden biri bahar olduğunda ot toplamaya çıkmaktır. Baharda bin bir çeşit otun çıktığı, halkın bunları toplayarak yediği, beslendiği bilinmektedir. Hatta bu bitkileri toplayıp şehirlere götürerek kazanç sağlayıp geçimine katkı sunduğu da bir gerçektir. Baharı köylere zehir etmek, aslında göçün demektir. Köylüler için köyün dışına çıkmayın, dağa gitmeyin, vadiye inmeyin demek, kır yaşamını öldürmektir. Hiçbir devletin böyle bir karar almaya hakkı yoktur. Bu, açıkça halka savaş açmaktır. 

Böyle bir karara karşı tüm halkın direnme hakkı vardır. Bu yasakları kabul etmemek, bu yasaklara uymamak halkın meşru hakkıdır. Devlet de olsa bu hakkı engelleyemez. Nasıl ki halkın kendi ormanına, suyuna sahip çıkma hakkı varsa; dağına, vadisine özgürce gitme hakkı da vardır. Kürt halkı bu yasaklara karşı da direnmelidir. Çünkü dünyada böyle aylara yayılan bir yasak yoktur. Bu, köyleri zorla boşaltma anlamına gelir ki, buna hiç kimsenin hakkı yoktur. 21. Yüzyılda ise böyle bir karar alınamaz. Bu açıdan böyle bir karara uymamanın hem Türkiye içinde, hem de uluslararası normlar açısından direnme hakkı vardır. Böyle bir yasağa uymamanın hiçbir yaptırımı yoktur. Aksine böyle bir yasağı uygulayanlar suçludur. 

Dersim tamamen dağlık ve vadilik bir alandır. Nitekim Dersim şehrinin ve tüm ilçelerinin çevresi yasak bölge kapsamına alınmıştır. Bu, yaşamı öldürmek ve zorla göçertmektir. Zaten Dersim büyük oranda göçertilmişti. Şimdi bu yasaklarla tümden geri dönüşü olmayan bir göçertmeye tabii tutmak istiyorlar. Bu duruma karşı Dersim halkı hem şehirde, hem tüm ilçelerde, hem de köylerde direnişe geçmelidir. Bu yasaklar direniş gerekçesidir. Artvin Cerattepe’de Maden ocağı açmaya, HES ve barajlarla doğayı katletmeye karşı verilen mücadeleden daha fazla bir meşru mücadele gerekçesidir. Bu açıdan hem Dersim’de yaşayan halk, hem Dersim dışında metropol ve Avrupa’da yaşayan halk bu yaşam alanlarını yasaklayıp zorla göçertme politikasına karşı direnişe geçmelidir. Dersim, yasak bölgelere karşı direnişin öncüsü olabilir. Çünkü Dersim’in yüzde 90’ı dağ ve vadidir. Dolayısıyla yasak, Dersim’de yaşamayı yasaklama anlamına gelmektedir. Şimdi Türk devleti Dersim’i insansızlaştırma politikasını bu biçimde uygulamak istemektedir. 


Beton mezarlar

AKP faşist hükümeti Kürt halkının bin bir yolla iradesini kırıp teslim almayı kafasına koymuştur. Tayyip Erdoğan kinci karakteri ve Kürt düşmanlığıyla bu halka ya diz çöktürmek ya da Kürdistan'ı insansızlaştırmak istemektedir. Kürt’ün kimliğini ve kültürünü var eden her şeyi ortadan kaldırmada kararlıdır. Kürt’ün farklılığını yaratan her şeyi ortadan kaldırma planlaması yapılmıştır. Şêx Sait ve Seyit Rıza arkadaşlarının katledilmesi, Dersim’de soykırım yapılması, Kürdistan'ın yeniden işgal edilmesi sonrası nasıl ki soykırımcı politikalarını medeniyet götürüyoruz kisvesi altında yapmışlarsa, şimdi de benzer bir propaganda yapmaktadırlar. Günlerdir ve haftalardır yıktıkları şehirlerin, katlettikleri insanların hesabını vereceklerine, yıkılan yerleri eskisinden daha iyi yapacağız, daha medeni ve planlı şehirler kurulacaktır denilerek soykırımcı politikayı pratikleştireceklerini söylemektedirler. Sur’a, Cizre’ye, Silopi’ye modern binalar yapacaklarmış! Utanmadan sizin şehirlerinizi yıktık, şimdi sizi beton mezarlarımıza gömeceğiz demektedirler. Yeniden inşa edeceğiz söylemleri tamamen bu anlama gelmektedir. 

Sur’u yerle bir etmişler, şimdi yeniden yapacaklarmış. Bu adamlara "gidin tüm Galata’yı, Taksim’i, Sirkeci’yi, Eminönü’nü, Kapalıçarşı ve çevresini, daha başka eski mahalle ve sokakları yıkın; yeni modern binalar yapın" derler. Buraları yıkıp modern bina yapalım diyenlere nasıl ki sapık ve kültürel soykırımcı derlerse; Kürdistan'ı yıktıktan sonra daha iyilerini yapacağız demek de kültürel soykırımcılıktır. Kürt şehirlerini yakıp yıktıktan sonra Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu’nun daha iyisini yapacağız demeleri sapıklık, faşistlik, soykırımcılık değil de nedir? 

Bu sözleri normal görmek ya soykırımcı faşist ve sapık düşünceye sahip olmak ya da buna teslim olmak demektir. Hangi Kürt bu sözü normal görüyorsa o kesinlikle soykırım politikalarının işbirlikçisidir; daha ötesi haindir. Hiçbir Kürt yurtseveri yıkılan yerlerin yerine yenisini yapacağız, daha iyisini yapacağız denilmesini normal görmemelidir. Bunu söyleyenlere "biz yapacaklarınızı istemiyoruz, biz mahallemizi istiyoruz" denmelidir. Dar sokakları olan Sur’umuzu istiyoruz, biz eski Amed evlerimizi istiyoruz, geniş caddeleriniz de, beton yığınlarınız da, modern altyapınız da sizin olsun denilmelidir. Söylenenler modernlik değil, sapıklıktır, soykırımcılıktır. Batı kapitalizminin oryantalist ve modernist anlayışının şimdi Kürt soykırımı biçiminde kendisini dışa vurması vardır. Zaten kapitalist modernitenin bir yüzü de kültürel soykırımdır.  

Eskisinden daha güzel yapacağız derken güzel kavramı nedir? Eskisinden güzel olmasının anlamı nedir? Kültürel soykırımcı Türk devleti için güzel olanlarla Kürtler için güzel olanlar aynı şeyler değildir. Değer yoksunu olanlar, kapitalist modernitenin kafasıyla düşünenler Sur’un 15-20 katlı binalarla dolmasını isterler. Şimdi birilerine göre şehirlerde yüksek bina dikmek modernizmdir. Herhalde şehirlerde yüksek bina dikmenin tek gerekçesi vardır. O da rant elde etmektir. Yüksek binanın başka bir rantıbiletisi yoktur. Zaten şehirlerde dikilen tüm yüksek binalarda rant vardır. Bu ranttan ya hükümet partilerinden bazıları ya da belediye içindeki bürokratlardan bazıları nemalanmaktadır. Yüksek bina yapmanın gerekçesi, rantının tatlı olmasıdır. AKP hükümetinin yıllardır TOKİ’ye yeni inşaatlar ve şehirler yaptırmasının tek gerekçesi, buradan gelen rantın tatlı olmasıdır. Şimdi Kürdistan'a TOKİ’nin sokulması hem Kürt’ün kültürel değerlerinin ve kültürünün kökünü kazımak, hem de rant elde etmek amaçlıdır.


TOKİ zihniyeti

Sur’un, Cizre’nin ve Silopi’nin yeni şehir planına ihtiyacı yoktur. Aksine her şehrin kendi yerleşiminden gelen bir ruhu ve bir kimliği vardır. TOKİ zihniyeti tam kapitalist modernisttir. Nasıl ki Tayyip Erdoğan tek millet, tek vatan diyerek her farklılığı yok etmek istiyorsa, TOKİ’nin şehircilik anlayışı da şehrin ve kasabaların mimarisi ve kimliğini tekleştiren bir anlayışa sahiptir. Zaten Türk devleti bir de şehirlerin tarihi dokusunu ortadan kaldırıp modernlik adına o şehrin kültürünü oluşturan mimari yapısını yok etmek istiyor. Soykırımı bir de bu yönüyle tamamlamak istiyorlar. 

Sur’da bir tarih ve kültür katliamı yapılmıştır. Şimdi bu katliam daha "daha iyisini yapacağız" adı altında meşrulaştırılmak istenmektedir. Aslında şu anda Kürtlere yapılan en büyük hakaret, mahallelerini ve sokaklarını yıktıktan sonra gözlerinin içine baka baka "yenisini yapacağız, hem de daha iyisini yapacağız" denilmesidir. Bu kadar vicdansızlık, bu kadar duygusuzluk ve ruhsuzluk olur mu? Sanki yüzlerce insan katledilmemiş, on binlerce hatta yüz binlercesi sürülmemiş, acımasızca sivil yerleşim yerleri bombalanıp yıkılmamış! İnsanların emeği ile yaptıkları yerleşim yerleri yok edilmemiş! İnsanlar doğduğu topraklardan, mahallelerinden koparılmamış gibi kolayca "yenisini yaparız" demektedirler. Bundan daha tehlikeli bir ruh hali, duygu sapkınlığı olamaz. Bu tür kişilerden, çevrelerden insanlık dışı her şey beklenir. Zaten ya sokaklara hakim oluruz, ya da insan varmış demeyiz yerle bir ederiz diyorlar. 

Efkan Ala, operasyon yapmadan, sokağa çıkma yasağı ilan etmeden bir iki gün önce söyleriz diyor. Demek istediği şudur; size bir gün mühlet veriyoruz, çıkmazsanız mahalleyi başınıza yıkarız! Zaten şehirleri ve mahalleleri halkı boşaltmak için bombalıyorlar. İnsanları göçe zorluyorlar. Göç eden insanlar için de canlı kalkan olmamak için mahalleleri boşaltıyor diyorlar.  Sonra bombalanan yerlerde kimse kalmayınca zafer ilan ediyorlar. Nasıl ki 1990’lı yıllarda köyleri boşaltmayı zafer olarak görmüşlerse, şimdi de şehirleri boşaltmayı zafer olarak görmektedirler. 

Türk devleti Kürdistan'da belediyeleri de saf dışı etmiş bulunmaktadır. Zaten belediye eşbaşkanları tutuklanmış, ama bu da yeterli görülmemiştir. Çünkü belediye meclisleri de HDP’lidir. Bu nedenle belediyeleri felç etmek için fen işleri çalışmalarını da durdurmuşlardır. Zaten belediye demek esas olarak da budur. Eskiden elektrik hizmetlerini de belediye yapardı. Onu zaten aldılar özel şirketlere verdiler. Şimdi diğer hizmetleri de belediyeye yasaklıyorlar. Aslında Kürdistan'daki belediyeleri tümden işlevsizleştirmeye çalışıyorlar. Yasal olarak yapamadıklarını şimdi fiili olarak ya da genelgelerle yapıyorlar. Kürt’ün iradesini kırma ve kültürel soykırımı gerçekleştirmeyi bir de bu yolla yapmayı düşünüyorlar. Türk devletinin tüm bu uygulamalarını görüp amacını anlamamak en hafif deyimle gaflet olur. Yerel yönetimlerin de tüm bu uygulamaları halka anlatması ve halkla birlikte tutum alması ve direnmesi gerekir. Toplum direnişini bir de bu yolla sürdürmelidir. Bu da özyönetim direnişinin bir parçasıdır. Çünkü Belediyeler de özyönetimi sağlamanın bir ayağıdır. 

Bu devlet halkın özyönetimlerine kültürel soykırımcı bir zihniyetle karşı olduğu gibi, bu kadar şiddetle bastırmak istemesinin bir nedeni de her imkanı elinde tutup sonra bu imkanların bir kısmını sunarak toplumu kendine bağlama ve işbirlikçi tabaka yaratma amacıdır. Nasıl ki öküze bir tutam ot uzatılıp boyunduruğa koşuluyorsa kültürel soykırımcı sömürgeci Türk devleti de halkın emeğine ve her türlü zenginliğine el koyarak toplumu yoksul bırakıp, sonra da bunun çok az bir kısmını uzatıp kendine bağlamaya çalışıyor. Toplumu sürekli kendine muhtaç kılmak da bir egemenlik kurma biçimidir. Türk devleti şimdi bunu en yoğun biçimde uyguluyor. Toplum özyönetimine sahip olduğunda devletler bu imkanı kaybederler. İşte bu nedenle kültürel soykırımcı sömürgeci Türk devleti özyönetimlere şiddetle saldırmaktadır. Özyönetim olduğunda hem her toplum kendi kimliği ve kültürüyle özgürce yaşayacak, hem de devlete muhtaç olmadan kendi ekonomik, siyasi, kültürel yaşamını sürdürecektir. 


Her alanda direnişi örgütlemek

AKP iktidarının en son açıkladığı lütuflardan ikisi de esnafa kredi sağlamak ve bazı gençlere iş bulmakmış. Şehri yakıp yıkıyor, halkı göç ettiriyor, aylarca sokağa çıkma yasağı uyguluyor, ondan sonra da esnafın ağzına bir parmak bal çalıyor. Eskiden bir günlük kepenk kapatma eylemi için esnafa şu kadar zarar veriliyor, esnaf düşmanlığı yapılıyor diyenler, aylarca sokağa çıkma yasağı uyguladıktan sonra, hatta esnafların dükkanlarını yakıp yıktıktan sonra "sizlere on bin lira vereceğiz" diyorlar. Tüm amaç, yapılan katliamları, zalimliği, insanlık dışı uygulamaları, yakıp yıkmayı unutturmaktır. Bundan daha büyük alçaklık ve Kürt’e bundan daha büyük hakaret olamaz. Tüm esnafların bu gerçekliği böyle görmesi gerekir. Onlarca, yüzlerce genç katlediliyor, bir halka en ağır zulüm ve baskı yapılıyor, ondan sonra birkaç yüz genci işe alacağız deniliyor. Bu da Türk devletinin halka yaptığı bu zulme karşı gençliğin öfke duymasını önlemek, gençlerin bunlar olmamış gibi yaşamlarını sürdürmesini sağlamak amacıyla yapılan özel savaş uygulamalarıdır. Bu da Kürt halkının vicdanı olan, halkın acısını ve sevincini yüreğinde taşıyan Kürt gençlerine büyük bir hakarettir. Gençler özgürlük mücadelesine katılarak Türk devletinin soykırımcı saldırılarına ve bu aşağılamalarına cevap verebilmelidir. Kürt toplumunda her kesimin AKP iktidarının soykırımcı sömürgeci saldırılarına mutlaka bir tutumu ve cevabı olmalıdır. 

Faşist AKP hükümeti Kürt halkına karşı kültürel soykırımcı topyekun bir savaşa girmiştir. Bunun için içeride ve dışarıda her türlü kirli ittifak içindedir. Böyle bir iktidarı her alanda direnmeden geriletmek mümkün değildir. Kentsel dönüşüm planına karşı direnmek, soykırım sistemine karşı direnmektir. Yasak bölgeler ve sokağa çıkma yasaklarına karşı direnmek, kültürel soykırımcı sisteme karşı direnmektir. Belediyelerin işlevsizleştirilmesine karşı direnmek, kültürel soykırımcı sömürgeciliğe karşı direnmektir. Direnmeyi tek boyutlu görmeden, her alanda direnişi örgütlemek gerekir. Tabii ki öz savunma direnişi ve bu direnişin etrafında gelişen serhıldanlar olmazsa olmaz kabilindedir. Ancak diğer alanlarda da direnmeden öz savunma direnişi başarıya ulaştırılamaz.