
Yeni bir paradigmanın, yeni bir yaşam önerisinin, yeni bir yaşam tasavvurunun inşasına girişilirken çoğu zaman tüm gözler paradigmanın büyük hedeflerine dikilir. Tüm söylem ve yaklaşımlar büyük hedeflere kilitlenir ve günlük yaşamın detayları, akışı ihmal edilir, görmezden gelinir yahut önemsiz görülür. Oysa bir paradigmayı, bir ideolojik tasavvuru yenilgiye uğratabilecek en sinsi düşman yaşamın gündelik ayrıntıları arasında saklıdır.
Zaten, aslında ve nihayetinde büyük amaçlara sahip olduğunu vehmettiğimiz paradigmalar, yeni ideolojik tasavvurlar da gündelik hayatı düzenlemek, düzgün inşa edilen bir günü düzgün inşa edilen bir haftaya, düzgün inşa edilen haftayı bir aya, yıla, nihayetinde sürekliliği olan bir yaşam döngüsüne, nesiller boyu sürecek bir akışa vardırmak üzerine kuruludur. Ama işte burada ihmal edilen şey büyük zaman dilimlerini kapsayacak bir devrim inşa etmeye girişilmişken anda, bir günde akmakta olan yaşamın ihmal edilmesidir. Yahut baskıcı, sömürgen büyük iktidarın yıkılması, değiştirilmesi hedeflenirken günlük yaşamımızdaki iktidarcıkların, içimizdeki, ilişkilerimizdeki küçük iktidar ilişkilerinin yıkılacak büyük iktidar kalesinin küçük yapı taşları olduğunun görülmemesi. Düşlerini kurduğumuz yeni yaşamın inşası için didinirken, eski yaşama ait küçük alışkanlıklarla, davranış ve eylem biçimleriyle yeni yaşamın altını oyduğumuzun görülmemesi.
Yıkıcı kapitalist uygarlığa karşı alternatif bir yaşam paradigması olarak demokratik uygarlığı öneren düşünür de, kapitalist uygarlığa ait günlük yaşamın ilişki biçimlerinin, kişilik davranışlarının yıkımı ve tasfiyesini gerçekleştirmeden; günlük yaşam biçimleri, davranışları ve ilişkilerinde demokratik ahlaki vicdani bir ilkeler bütününü tutarlı bir şekilde inşa etmeden bir devrimin gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığını pek çok kere farklı biçimlerde açıkça ifade etmiştir. Bu düşünüre, bu paradigmal önderliğe ait sözleri, büyük hedefleri, her gün her saat, her toplantıda tekrar edip daha sonra bu sözlerin, bu ilkeler manzumesinin tam karşıtı bir gündelik yaşam pratiği kurmak nereden bakılırsa bakılsın objektif olarak da subjektif olarak da bir karşıdevrim pratiğidir.
Yerel yönetim seçimlerinin yaklaştığı ve geçmiş demokratik özerk belediyeciliğin geçmiş pratiklerinin özeleştirisi verilirken ne yazık ki yine işin esasına dair, gündelik yaşamı düzenleyen pratiklerine dair sapmalar görmezden gelinmekte ve bunların değiştirileceğine dair umut veren bir yaklaşım sergilenmemektedir. Dikkat edilirse tartışmaların büyük bölümü belediye başkanları etrafında sürdürülmekte, adeta demokratik yerel yönetimlerin inşası belediye başkanlarının, başkanlıklarının durumu ile koşut sürdürülmektedir.
Problem şudur ki ideolojik olarak karşı durduğun devlete, sisteme ait olan bir belediye başkanlığı kurumunu almış, sistemin bir belediye başkanına sunduğu tüm imtiyazları olduğu gibi muhafaza etmişsin. Oysa belediye başkanları çevresinde yürütülen ve bizim asıl tartışmamamız gereken meseleleri konuşmamızı engelleyen bu durumu ortadan kaldırmak gayet basit. Bir belediye başkanının bir belediye emekçisinden, bir siyasi partinin il başkanından farklı olarak neden imtiyazları olsun ki? Bu siyasi elit imtiyazları bugüne kadar neden hala çözülememiş ki? “Maaş yok, makam odası yok, makam arabası yok, tek başına, kendi başına karar vermek yok” dersek, yani imtiyazları sona erdirirsek bu tartışma kendiliğinden ortadan kalkmaz mı?
Bütün günlük yaşam dinamiklerimizi tüketim toplumunun davranış kalıplarına göre yürütmekteyken, iki pantolonumuz varken üçüncü pantolonu almaya bizi sevk eden güdüyü, çeşmelerden akan suyu neden plastik şişelerden içtiğimizi; ekin ektiğimiz, ağaç yeşerttiğimiz, bizden başka canlıların da yaşadığı toprakları ranta tahvil edip her gün beton ve asfaltla kapladığımızı sorgulamıyorken yeni bir yaşam tasavvurunu dillendirmek İslami deyimle söylersek münafıklıktan başka bir şey değildir.