
Hele kadın olunca bu acılar hafızada daha derin izler bırakıyor. İşte Fevziye Seynî de bu kadınlardan biri...
Fevziye Seynî Şirnex'in Qilaban ilçesine bağlı Alûş köyünde doğup büyüyor ve bu topraklardan ailesiyle birlikte göç etmek zorunda kalıyor. O'da tüm mülteciler gibi toprağından ayrılmanın ve göç yolunda yaşadıklarının ağır travmasını yaşıyor. Ama Fevziye'nin hikâyesi çok daha dramatik. O bütün yaşamını zihinsel engelli kardeşlerine bakabilmek için adamış.
'Çok güzel bir köyümüz vardı... '
Seynî göç etmeden önce yaşadıklarını şöyle anlatıyor: "Çok güzel bir köyümüz vardı. Suyu bol, yeşilliği. Her türden meyve ağaçları vardı. Genel de köyde geçimimizi hayvancılık, bağ bahçeyle yapıyorduk. Biz 3 kız 5 erkek kardeştik. Dört kardeşim doğuştan engelliydi. Erkek kardeşlerim doğuştan zihinsel engelli. Köy halkı olarak Apoculukla suçlandık. Bu nedenle her gün tutuklanmalar, işkenceler oluyordu. Bir gün Türk askerleri köye geldi. Yapmadıkları hakaret ve işkence kalmadı ve en son bize saldırmaya başladılar. O esnada engelli olan en küçük kardeşim Zero bütün hıncıyla o subaya saldırdı ve kafasını masaya vurarak kırdı. Ardından bir olup kardeşimi dövmeye başladılar. Çevre köylere bağlı olan korucular da, diğer engelli olan ağabeyime saldırdılar onu ayağından yaraladılar"
'Korucular olduğu sürece dönmeyeceğim'
Engelli abisi Ali de o an için, "Ben korucuları sevmiyorum, onlar benim ayağımı yaraladılar. Korucular var olduğu müddetçe Türkiye'ye dönmeyeceğim" diyor. Zero ise, Türk subayının ona saldırdığı anda nasıl onun kafasını tahtaya vurup kırdığını,"Benden korktular ve gittiler. Ama sonra beni dövdüler. Olsun ben onun kafasını kırdım ya" şeklinde anlatıyor tanıklık ettiği o anı.
Askerlerini her zaman kendilerini toplayıp "Sizi öldüreceğiz" dediklerini aktaran Fevziye Seynî, "Bizi zaten öldürmekten beter ediyorlardı. Tek suçumuz ise, Kürt olmaktı" diyor.
1994-1995 kışında göç etmek zorunda kaldıklarını belirten Seynî, "Sınırları aşmak, insanlıktan nasibini almamış bir ordu ile karşılaşmak ve onların pusularına düşmek... Bu da yetmiyormuş gibi bir de doğanın zalim yüzüyle karşılaşmak başlı başına tanımlanmayacak kadar zor koşulları beraberinde getiriyordu. Hele bunun yanında ailenin 3 ferdi 'deli' ise, o zaman yükün ve mücadelen daha ağır oluyor. Kardeşlerimi korumam gerekiyordu" şeklinde anlatıyor göç yollarını.
'Kör yılanın başına gelmeyen başımıza geldi'
Seynî bu göç dönemlerinde birçok mülteci kampı değiştirdiklerini anlatırken, "Türkiye'nin gazabından kaçtık, KDP'nin gazabına uğradık" diye anlatıyor. Qesrik kampında her patlamada engelli kardeşlerinin ağladığını belirten Seynî, kardeşlerinin yaşanan zorlu koşullardan dolayı sakat kaldıklarını söylerek "Annemde sakat kaldı, babamın da kulakları duymaz oldu. Kör yılanın başına gelmeyen bizim başımıza geldi, getirdiler. Bize üç ay açlık ambargo uyguladılar. O ambargo döneminde içim gidiyordu. Üç 'delim' vardı ve açlardı ve gözlerimin önünde eriyip gidiyorlardı. Sadece palamut yiyebiliyorduk ve yaşamaları için onlara da zorla da olsa yedirtiyordum. Bütün bunlara rağmen yaşam devam ediyordu. Aslında Mexmur'a ilk geldiğimizde de ölüme atılan bir halk gibiydik. Ama inat ettik yaşama tutunduk ve yaşanmayacak bir yeri yaşanır hale getirdik. Benim yaşamımda değişen çok şey olmadı. Acılarım ve zorluklarım hala devam ediyor. Annem ah çeke çeke öldü. 'Deli' olan en büyük kardeşim kıvrana kıvrana öldü. Öldüğünde köyde 'deli' olan ve orada ölen kardeşimi de hatırladım. Köyden ayrıldığımızda 10 kişiydik. Şimdi ise, kala kala ben babam, 'deli' abim ve 'deli' kardeşim kaldık."
Yürüyemedikleri için sürünüyorlar
Seynî sabah erken kalkıp, kardeşlerine kahvaltı hazırladığını ancak yemediklerini, zorla ağızlarına verdiğini belirterek "Çiğneyin diyorum. Ama yutmasını bilmiyorlar. Ben ağzıma koyuyorum lokmayı ve onlara ne yapmaları gerektiğini söylüyorum. Çoğu zaman akşama, akşamdan da sabaha kadar bağırıp ağlıyorlar. Hastalar, ama nerelerinin ağrıdığını bilmiyorlar. Hastaneye götürdüğümdeyse doktorlar tespit edemiyorlar ki, ona göre ilaç versinler. Ayağa kalkıp yürüyemedikleri için yerlerde sürünerek ilerliyorlar, büyük tuvaletlerini üzerlerine yapıyorlar ve kirleniyorlar. Günde bazen 4-5 beş kez onları yıkamak zorunda kalıyorum. Bazen de çok gerginleşiyorlar ve beni dövüyorlar. Bağırıyorlar ve hiç bilmedikleri ve duymadıkları ağza sığmayan küfürlerde sayıyorlar. Belli bir süre evden ayrılıp komşularıma gidiyor, uzaktan onları gözlüyorum. Etrafına bakıyorlar, onları terk ettiğimi sanıyorlar ve kendi kendilerine sanki birileriyle sohbet ediyorlarmış gibi konuşuyorlar. Onlar 'deli' olabilirler ama hissediyorlar, onların yüz hatlarından o bakışlarından hal ve hareketlerinden beni gördükleri zaman pişmanlık duyduklarını görebiliyorum" diye anlatıyor yaşadığı büyük acıyı.
4 kişi için 3 buçuk metre oda
Seynî, sakin bir hayat yaşamadığını, bir kadın olarak birçok çalışmaya kamp ortamında katılmak istediğini, ancak kardeşlerini yalnız bırakamadığı için katılamadığını belirtirken, okuma yazmayı da çok istemesine rağmen bu yüzden öğrenemediğini belirtiyor.
Seynî 3 buçuk metrekarelik bir odada kardeşleri ve babasıyla yaşıyor. BM'nin sözde ona yer yaptığını ama iki odalık... İki odanın da aynı karede olduğunu ve bu evde ne bir mutfak ne de banyo ve tuvaletin olmadığını söylüyor. Doğalında bir odayı diğer yaşamsal mutfak için kullandığını dile getiriyor ve devam ediyor:
BM yardımı kesti
"İlk buraya gelirken topraktan yaptığımız küçük bir yer vardı onu banyo olarak kullanıyoruz. Belli bir yardım aylık olarak bana veriliyordu. Ama uzun süreden beridir ambargodan kaynaklı oda verilmiyor. Yani BM'de o parayı kesmiş. Yine bütün ihtiyaçlarımızı yiyecek vb. BM karşılıyordu. Fakat şimdi onu da karşılamıyor. Benim gibi olanlar çok zorlanıyor. Sonuçta dört nüfusluk bir ailem var kendimse kardeşlerimin ve babamın bakımını üstlendiğim için çalışamıyorum. Hal böyle olunca geçimimi nasıl sağlarım? Yani yaşam mücadelesi veriyorum hala..."
Seynî yaşadıklarına ilişkin son olarak şunları söylüyor: "Keşke yaşamımı, yaşadıklarımı, içimdekileri iyi anlatabilseydim. Benim hikayem mülteciliğin acı hikayelerinden yalnızca biri. Bütün zorluklara rağmen hala onurumuzla yaşıyoruz. Bunun bedeli ağır olsa da, biz Kürt olarak yaşadık."
ŞEVİN MURAT BİNGÖL / MAXMUR