Yasın değil mücadelenin adı
Kadın Haberleri —

Yeter ve Hasret Gültekin
- Yeter Gültekin, yaşamı boyunca adaleti beklemeyen, arayan bir kadın oldu. Yas tutmayı reddetti; acıyı hafızaya, vicdana ve direnişe dönüştürdü. Susmadı, yüzleşmeye zorladı. Bir mücadele kadını olarak bıraktığı miras, Madımak’ın unutulmamasının ta kendisiydi.
ERKAN GÜLBAHÇE
“Adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil; hatırlamakta ısrar edenlerin hafızasında yaşar” diyor Hannah Arendt.
Sivas Madımak Katliamı’nın üzerinden otuz yılı aşkın zaman geçti. Bu süre boyunca adalet yerini bulmadı, failler korunmaya devam etti. Ancak bu ülkede Madımak’ın unutulmasına izin vermeyen, adalet talebini bir an bile geri çekmeyen isimlerden biri Yeter Gültekin oldu. Bu yazı, bir kaybın ardından tutulan bir yasın değil; 33 yıl boyunca sürdürülen ısrarlı, direngen ve politik bir mücadelenin hikayesidir.
Bazı hayatlar bir kayıpla anılmaz. Kayıptan sonra nasıl yaşandığıyla, nasıl ayakta kalındığıyla, nasıl ısrar edildiğiyle yazılır. Yeter Gültekin’in hayatı da tam olarak böyle bir yerden okunmalı. Onu yalnızca bir katliamda yitirilmiş bir sanatçının eşi olarak anmak, yıllar boyunca üstlendiği politik, ahlaki ve tarihsel sorumluluğu eksik bırakır. Çünkü Yeter Gültekin, Madımak’tan sonra susanlardan olmadı. Madımak’la birlikte konuşan, yürüyen ve yüzleşmeye zorlayanlardan biri oldu.
Bir kuşağın hafızasındaki iz
Geçtiğimiz yıl, gazetede çalışan arkadaşlara Hasret Gültekin’in hayat arkadaşı Yeter Gültekin’le konuşarak; Hasret Gültekin’in yaşamını, sanatsal mirasını ve Sivas Madımak Katliamı’nın politik anlamını merkeze alan kapsamlı bir dosya hazırlama fikrimi açtım. Bu fikri tartışırken, Hasret Gültekin’i yalnızca bir sanatçı olarak ele almanın yetersiz kalacağını; onun bir kuşağın hafızasında bıraktığı izi, Madımak sonrası yürütülen adalet mücadelesini ve bu mücadelenin bugüne uzanan politik anlamını birlikte düşünmek gerektiğini konuştuk. Bu nedenle yapılacak söyleşinin kısa tutulmaması, Hasret Gültekin’in yaşamının birkaç makale üzerinden ele alınması ve bu metinlerin gazetemizin aylık Politik Art dergisinde özel bir dosya olarak yayımlanması fikri şekillendi. Bu çerçevede, Hasret Gültekin’in eşi Yeter Gültekin’le uzun ve kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdim.
Yumruklarını sıkan bir kadın
Telefon üzerinden yaptığımız bu söyleşi yaklaşık beş saat sürdü. Konuşmanın daha başında Yeter Gültekin, “Ben bir eğitmenim, bir mücadele kadınıyım; yaşadıklarımı ve mücadelemi anlatmaya başlarsam durmam, günlerce anlatabilirim” demişti. Nitekim bu beş saat, yalnızca bir yaşam öyküsünün değil; 33 yıla yayılan bir adalet arayışının, politik bir duruşun ve hiç geri çekilmeyen bir direnişin anlatımı oldu. Konuşma boyunca kimi zaman duygulandı, kimi zaman öfkelendi; kimi zaman da telefonun öte ucunda, mücadelede yılmayan, yumruklarını sıkan bir kadına dönüştü. Ne sözlerinde ne de tavrında mağduriyet vardı; hep direngenlik, hep mücadele vardı.
Hasret’le birlikte anlatılacak
Söyleşiyi Sivas Katliamı’nın 32. yıl dönümüne yetiştirmeyi planlıyordum; bu mümkün olmadı. Bunun üzerine Yeter Gültekin’le yeniden konuşarak dosyayı 33. yıl dönümünde yayımlama konusunda anlaştık. Maalesef Yeter Gültekin, bu söyleşi henüz yayımlanmadan, bir süredir mücadele ettiği kanser hastalığına yenik düştü. Hasret Gültekin anısına hazırladığımız Politik Art sayısı yayımlanacak. Ancak bu sayı, Hasret’le birlikte Yeter Gültekin’i de anlatan bir sayı olacak. Bu söyleşiden sonra hayatını kaybeden Yeter Gültekin’i anlatmamak, büyük bir eksiklik olurdu. Onun mücadelesini, duruşunu ve bıraktığı izi okurlara hatırlatmak için bu metni yazmayı bir sorumluluk olarak gördüm.
Madımak’tan önce de vardı
1980’li yıllarda ailesiyle birlikte Türkiye’den Almanya’ya göç eden Yeter Gültekin, göçmenlik, aidiyet ve hafıza arasında şekillenen bir hayatın içinden geldi. Almanya’da büyüdü; iki kültür arasında yaşamayı erken yaşta öğrendi. Politik bilinci ve toplumsal duyarlılığıyla, yaşadığı coğrafyanın pasif bir tanığı olmadı. Onu tanıyanlar için Yeter Gültekin, her zaman soran, itiraz eden ve sessizliği reddeden bir kadındı. Zulme, haksızlığa ve zorbalığa karşı ismi gibi yeter diyordu her platformda.
Yeter Gültekin’in yaşamını belirleyen şey, 2 Temmuz 1993’te yaşanan Sivas Madımak Katliamı’yla başlamadı. Ancak Madımak, onun hayatında geri dönüşü olmayan bir kırılma yarattı. Var olan politik duyarlılığın tarihsel bir sorumluluğa dönüştüğü bir eşik oldu.
‘Adalet beklenmez, adalet aranır’
Henüz doğmamış çocuğunun babasını, halk ozanı Hasret Gültekin’i Madımak Oteli’nde kaybettiğinde, acısını içine kapanarak bir yas diline hapsetmedi. Bu kaybı kamusal bir yüzleşme çağrısına dönüştürdü.
Yeter Gültekin için Madımak, geçmişte kalmış bir trajedi değildi. Katliam, cezasızlıkla sürdürülen bir devlet pratiğinin adıydı. Yüzleşilmediği sürece tekrar eden bir insanlık suçuydu. Bu nedenle yıllar boyunca anmalarda, dava süreçlerinde, panellerde ve uluslararası platformlarda konuştu. “Adalet beklenmez, adalet aranır” sözü, onun bütün mücadele anlayışının özeti oldu.
Güç karşısında yalnız bir ısrar
Yeter Gültekin’in hayatının büyük bölümü, Madımak Katliamı’nı anlatmakla, gerçek sorumluları işaret etmekle ve adaletin yerini bulması için yürütülen ısrarlı bir mücadeleyle geçti. Karşısında sıradan bir ihmalden ziyade, bütün yetkileri elinde toplayan, yargıyı ve resmi tarihi kendi lehine şekillendiren gettolaşmış bir devlet yapısı vardı. Bu eşitsiz güç ilişkisi içinde çoğu zaman yalnız bırakıldı. Mücadelesi kimi zaman sahiplenildi, kimi zaman görmezden gelindi. Çoğu zaman sembolik desteklerle geçiştirildi. Hak ettiği siyasal ve toplumsal desteği her zaman bulamadı. Bu nedenle Madımak Katliamı’nın asli sorumlularını mahkeme önüne çıkaramadı. Ama bu durum, mücadelesini eksik kılmaz. Yeter Gültekin, hukukun kapatıldığı yerde hafızayı açtı, yargının sustuğu yerde kamusal vicdanı konuşturdu. Madımak’ı yalnızca bir dava dosyası olmaktan çıkarıp, Türkiye’nin yüzleşemediği bir hakikat olarak tarihe kaydetti. Mahkeme salonlarında karar çıkmadı belki; ama tarihe düşülen bir not bıraktı.
Yeter Gültekin, Madımak’ın yılda bir gün anılıp geçilmesine karşı çıktı. Mücadelesi sembolik yas ritüellerine sığmadı. Katliamın insanlığa karşı suç olarak tanınması ve faillerin zaman aşımıyla aklanmaması için 33 yıl boyunca ısrar etti. 2017’de Berlin’deki Madımak Anması’nda yaptığı konuşma bu duruşun en açık ifadesiydi. “Adalet beklenmez arkadaşlar. Adalet aranır” diyerek yalnızca devlete değil, topluma da seslendi. Madımak’ın naklen yayınlanan ilk katliam olduğunu hatırlattı; inkar edilemez bir hakikatle karşı karşıya olunduğunu vurguladı. Bu adalet anlayışı, gündelik hayattaki tutumunda da kendini gösteriyordu.
Söyleşide, “Katliam sanıklarından biriyle karşılaşırsan ne yaparsın?” sorusuna verdiği yanıt, intikam değil yüzleşme temelinde kurduğu duruşu açıkça ortaya koyuyordu.
İntikam değil hakikat
Köln’de bir dil kursu kaydı sırasında, kimlikteki ismin kendisine tanıdık geldiğini, kısa bir araştırmayla kişinin Sivas Katliamı sanığı olduğunu öğrendiğini anlattı. “Kendimden geçtim” diyordu. Onu görmek istemediğini, kaydının başkası tarafından yapılmasını istediğini söyledi. İdam cezasına karşı olduğunu özellikle vurguladı. Sivas’ta katledilen 33 kişinin aileleri olarak idama karşı imza verdiklerini hatırlattı. Hayat arkadaşının katili de olsa idam edilmemeliydi. “Kan kanla temizlenmez.” Onun için adalet, intikam değil; hakikatin tanınmasıydı.
Hasret’ten önce de mücadeleydi
Yeter Gültekin, mücadeleyle Hasret’ten önce tanışmıştı. 1989’da Paris’te düzenlenen Kürt Konferansı’na katıldıkları için partilerinden ihraç edilen yedi SHP milletvekilinin Almanya’daki kamuoyu ve diplomatik çalışmalarında yer aldı. Şehir şehir dolaşıp tercümanlık yaptı. Kürt sorununu Alman kamuoyuna anlattı. Bu deneyim, sonraki yıllardaki Madımak mücadelesinin de zeminini oluşturdu.
Kendisiyle yaptığım söyleşide, devrimci kimliğine rağmen Kürt olmadığını ve Kürtçe bilmediğini belirtmişti. 1980 yılında Köln’de, henüz 17 yaşındayken Şivan Perwer’i ilk kez bir kasetten dinlediğini; üçüncü türkünün ardından yaklaşık bir buçuk saat boyunca durmaksızın ağladığını anlatıyordu. O anı, Kürt halkının acısıyla ilk gerçek karşılaşması olarak tarif etmişti.
‘İnadı onu hayatta tuttu’
Yeter Gültekin’in direnişi yalnızca kürsülerde değildi; bedeninde ve gündelik hayatında da sürdü. 2002 yılında, oğlu Hasret Ronî henüz 9 yaşındayken kendisine kanser teşhisi kondu. Doktorunun “Bir-iki yılın var” sözlerine verdiği yanıt, onun hayata bakışının özetidir: “Oğlumu 20 yaşına getirmeden ölemeyeceğim.”
Tedaviye başladı. Yıllar sonra aynı doktor, Ronî’ye dönüp “Annenin inadı onu hayatta tuttu” diyecekti. En zor günlerinde bile ayağa kalkmasının nedenini şöyle anlatmıştı: “Onu okula hazırlamam gerekiyordu. Onun için kalkmam lazımdı.” Doktorların biçtiği sürenin çok ötesinde, 22 yıl boyunca hastalığa karşı direnerek yaşadı. Bu, yalnızca tıbbi bir başarı değil; hayata tutunma iradesiydi.
Bir hayat, bir miras
Yeter Gültekin, hayatı boyunca mağduriyet dilini reddetti. Acıyı kutsamadı; mücadeleyi büyüttü. Hasret Gültekin’in mirasına sahip çıkarken onu romantize etmedi, politik bir hat olarak taşıdı. Bir süredir kanser tedavisi gören Yeter Gültekin, Almanya’da yaşamını yitirdi. Cenazesi Köln’de defnedilecek. Ardında yalnızca bir yas değil; susmayan bir vicdan ve yüzleşmeye çağıran bir hafıza bıraktı.
Yeter Gültekin adalet beklemedi.
Adaleti aradı.
Ve bu arayışıyla tarihe silinmeyecek bir iz bıraktı.







