Özellikle çağımızda maşeri vicdanın, güç odakları tarafından dinin alet edildiğini kabul etmesine ve benim de bu kabule katılıyor olmama karşın söyleyeceğim şey, her ne kadar izaha muhtaç olsa da, şaşırtıcı gelebilir. O da şu sorudur; ister iyi niyetle, ister kötü niyetle olsun madem her halükârda yorumlanan din alet edilmektedir, öyleyse burada yanlış olan, dini kötü niyetlere alet etmek midir; yoksa bizzat dini alet etmek midir? Eğer, doğrusu "dini iyi niyetlere alet etmektir" diye cevap verilse, o takdirde "niyetin iyi olduğuna" kim, nasıl ve ne yetkiyle karar verebilir? sorusu karşımıza çıkar ve böylece bir kısırdöngü oluşur.
Dini yorumlarda olduğu gibi ladini hayatta da neyin doğru neyin yanlış olduğuna nihayetinde insan karar vermektedir. İnsan bunu ya bizzat dini olanı yorumlayarak ya da dine karşı ladini yorum getirerek yapmaktadır. Yani burada alet edilen yalnızca yorumlanan din değil, dine karşı ileri sürülen din karşıtlığıdır da.
Bu manada dine yeni bir yorum getirmeyi ve dolayısıyla dini, belirlediği kendi dünya bakışına uydurmayı esas almak yeni bir dini alet etme faaliyeti olacaktır. Yapmamız gereken başlıca sosyo-politik faaliyet, dini yorumlar arasında ve onları yeniden yorumlayarak insanlığın hayrına olduğunda ortaklaştığımızı ve dini metinlerde üzerinde en fazla durulan hak, adalet ve hürriyet çemberinin kayıtsız biçimde egemen olmasını talep etmek ve bu talebi Müslüman dünyanın gözüne ve zihnine tekrar getirip koymaktır.
Modernleşmeyle birlikte bugüne kadar icra edilen sufi yorumlardan selefi yorumlara kadar dini yorumların hiçbirinin mevcut sorunlara kalıcı ve kapsayıcı bir çözüm üretemediği, sorunların göbeğinde bulunan siyasi unsurların politikalarına kendisini teslim etmekten kurtaramadığı, siyasete ayar vermesi gerekirken siyaset tarafından ayar yediği epey bir zamandır anlaşılmış durumdadır. Yani dini yorumlarla ihdas edilmiş sosyo-politik paradigmalar mevcut sorunları kuşatıp onları çözmek bir yana, sorunlara teslim olmakla kalmayıp, tabiri caizse ateşe politik çıkarlar doğrultusunda körükle gitmiştir.
Bu topraklardaki aynı problematik seküler veya ladini paradigmalar için de geçerlidir. Yani hem dini hem de ladini paradigmalar bir kısırdöngüye kapılmıştır. Kongre bunun farkındalığının resmen ilanı olmuştur. Yeni bir paradigmaya olan ihtiyaç öngörülmüş ve bu doğrultuda kongre gerekli olmuştur. Salt bu bakımdan Kongre’nin başarılı bir girişim olduğu açıktır.
Çünkü süreklilik sağlamayı arzu eden her sosyo-politik unsur için temel konu, taraflardan ve onların yorumlarından hiçbirinin en azından layıkıyla çözemediği meselelerin çözümünde bundan sonra hangi paradigmanın yönlendirici etkiye sahip olacağı sorusuna cevap aramaktır.
Dini yorumlamadan alet etmek mümkün değil; o halde dinden değil ama dini yorumlardan kaynaklanan sorunları, onu alet etme gücüne sahip sosyo-politik karakterlerin incelenmesini yapmadan çözümlemek ve dolayısıyla mevcut sorunlara kuşatıcı cevaplar vermek oldukça zordur. Madem değer yargılarımız eylemlerimizi belirliyor, öyleyse Müslüman dünyanın içinde bulunduğu ve Müslüman olsun veya olmasın bu topraklarda var olmak isteyen her kesin de içinde bulunduğu bu topraklardaki sıkıntıların hemen hemen hepsi aynı zamanda (dini veya ladini) değerlerimizin bir sonucudur da.
Sosyo-politik ve benzeri, toplumları kuşatıcı sorunlardan sıyrılmamız, saadeti bulmamız, barışa ve adalete hizmet etmemiz değer yargılarımızın geçerliliğine bağlı olduğu halde hazırdaki hiçbir sorunu değer yargılarımız çözememiş, bilakis çoğaltmışsa, bu durum, değer yargılarımızın geçerliliğinden şüphe etmemiz için yeterlidir. Çünkü her kısırdöngü, değer yargılarımızın yaşamın kural ve değerleriyle uyumunu kaybettiğinin veya yaşamın doğasının artık onu taşıyamadığının bir işaretidir.
Değer yargılarımızın biçim verdiği paradigmalar son tahlilde hem maddi hem de manevi bir başarısızlıkla karşı karşıya kalmıştır. Dini söylem alanındaki bu başarısızlık, "el-Kaide" ile itikadi cinnete, "cemaat" ile ihtiras cinnetine, "parti" ile kalkınma cinnetine, "orta sınıf" ile kapitalist cinnete… Müslüman dünyayı sürüklemiştir. Ladini söylem alanındaki başarısızlık da muhalefeti ve dost-düşman ilişkisini topyekûn tepki cinnetine sürüklemiştir.
Kongre, Kürt siyasetinin bunu anlamış olduğunun işaretidir. Bunu anlamak yeni bir paradigmaya ihtiyaç hissetmek başlı başına bir değerdir. Fakat bu, yeni paradigmanın bir konsept olarak ortaya konduğu, tüm sorunları o sorunları tanımlayan en uygun kavramlarla tanımladığı ve bütün cevapları açıkladığı anlamına gelmez.
KürT siyasetini oluşturan bütünün, yalnızca Kürt siyasetini domine eden unsurdan oluşmadığı, Kürt meselesini merkezine alan irili-ufaklı bütün kurum ve bireylerden oluştuğu muhakkaktır. Öteden beri, sorunların doğasını anlamakla sorunların içinde bulunduğu ve sosyo-politik yaşamın üzerinden sürdüğü halkların gelenek ve değerlerini anlamanın birbirine bağlı olduğunu ve dolayısıyla bunları birbirinden bağımsız ele almanın kör ve topal bir inisiyatif olacağını irili-ufaklı Kürt siyaseti dile getirmekteydi. Bu yüzden Kongre, dile gelen bu öngörünün biçimlenmesi açısından atılmış önemli bir adımdır.
Kongrenin irade ettiği ve başarmak istediği meselelerin netleşmesi gerekiyor. Kongrenin sonuç bildirisi doğal olarak genellemelerle konsensüsü sağlamıştır. Fakat meseleler entelektüel ortamda işlenmelidir. Politik hareketler entelektüele, sokağın nabzını tutan veya sokağa yön veren neferinden daha az anlam veremez. Zira bugün içinde bulunduğumuz patolojik ortam kahraman, sadık veya fedakar nefer eksikliğinden hatta güç olmamaktan kaynaklanmıyor: Cehaletten kaynaklanıyor! Öyleyse duyguyu yücelten ve bilgiyi yadıysan bir blokajla başlayan yeni paradigma ancak eski paradigma tarafından esir altına alınır. Bunun böyle olmaması için alınması gereken zihni ve ameli bir takım tedbirler olmalıdır.
Bu tedbirler, demokratik bir ortamı temin ve tesis etmeyi hedefine koymuş olan Kongre’nin almaktan kaçınamayacağı tedbirlerdir.
Kısaca formüle etmek gerekirse eğer, bunlar;
1- Eylemlerimizi belirleyen değer yargılarımızın geçerliliği hak, adalet ve hürriyete bakışımızı belirler. Değer yargılarımızın geçerliliği hem sosyal tekabül hem de akademik ahenk bakımından tespit edilmelidir.
2- Ortadoğu halklarının doğasını anlamakla, Ortadoğu yaşamının geleneklerini ve değerlerini anlamının birbirine bağlı olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Öyleyse Ortadoğu halklarının doğası, gelenek ve değerleri tespit edilmelidir.
3- Halklar adına irade edilen ile halkların doğal donanımları arasında bağ kurulmalıdır. Öyleyse halklar adına neyin irade edildiği net olarak ortaya konmalı ve bu irade, ne olduğu tespit edilmiş halkların doğal donanımlarıyla bağ kurmalıdır.
4- Bütün bir süreci demokratik bir biçimde işletmek esastır. Öyleyse demokrasiyi talep eden, süreci demokrasiyle mümkün gören unsurların bizzat kendileri öncelikle demokratik davranış sergilemeli ve bunu sosyal ve siyasal uygulamalarıyla ispatlamalıdır.
Böylece dini veya ladini yorumlarla Ortadoğu’yu yaşanmaz kılan absürt unsurlar kendilerini hak, karşıtlarını batıl görse de onlara, efradını cami ağyarını mani biçimde ve büyük bir özgüvenle "kim hak değil, batıl!" diyebilelim.
YAVUZ DELAL: Kim hak değil, batıl !