
Türkiye önemli bir süreçten geçiyor. ‘Tek tip’leştiren resmi ideolojinin, artık topluma yetmediği ve toplumun çeşitli kesimlerinin değişim isteğinin had safhaya ulaştığı kesindir. Bugün anayasa konusunda verilecek karar ya Türkiye’yi ileri demokrasiye kavuşturarak toplumsal barışı sağlayacak ya da yıllardır olduğu gibi, statükoda ısrar ederek, sadece sahte bir değişimi işaret etmeye devam edecektir. Toplumsal barış ve değişimin, demokrasinin kökleşmesi talebi bu anlamda önemlidir. Hayata geçirilmesi ve kökleşerek kurumsallaşması için artık söz söylemenin dışında, yapılması gerekenler vardır. Bu işlerin başında ise bir ülkenin temel yasası olan anayasanın günün koşullarına ve taleplere göre belirlenmesi gelmektedir.
Yapılacak yeni anayasanın evrensel değerlerle örtüşmesi, yaşadığımız ülkenin kültürel ve kimliksel zenginliklerini kapsayabilmesi ve halkın anayasası olması önemlidir. Cumhuriyet tarihi boyunca toplum yerine, oligarşik güçlere dayanılarak oluşturulan anayasalar, coğrafyamızda yaşayan insanların talebini karşılamaktan uzaktı. Türkiyeli emekçiler, inanç grupları, etnik kimlikler vb. mevcut otoriter zorlama anayasalardan memnun değildir. Hiç bir ihtiyaçlarını karşılamayan, tank namlularının soğuk gölgesinde şekillendirilen ve küçük zümre erklerinin devamını sağlamaktan öte anlam kazanamayan bugüne kadar ki anayasalar bu yönüyle halkın anayasası olamamıştır. Zihniyetindeki tekçi yaklaşım, bu topraklar üzerinde yaşayan farklılıklar yok saymış, ötekileştirmiş ve sadece kendini dayatmıştır.
Sadece yasalar değil zihniyet de değişmeli
Burada vurgulanması gereken diğer bir nokta ise sadece anayasa yapmanın yetmediği gerçeğidir. Türkiye kadar anayasa yapan bir başka ülke yoktur herhalde. Kağıt üstünde çok iyi bir anayasa yapılsa bile onun uygulayacak zihniyetin demokratikleşmesidir, önemli olan. Elinde çok iyi bir anayasa olsa dahi uygulayıcıları kötü ise, anayasanın formalite olmanın ötesine gitmeyeceği gerçeğidir. Burada gerek kamunun, gerekse toplumsal zihniyetin değişmesi, demokratikleşmesi gerçekliği de yakıcı bir şekilde kendini hissettirmektedir. Örneğin mevcut 12 Eylül anayasası dahi topluma Aleviler için “şöyle bakın, şöyle yapın” demiyor, demez de ama sen anayasayı tekçilik üzerine kurup Aleviyi yok sayarsan, toplumdaki karşılığı da gayrı meşruluk olarak algılamak oluyor. Sistemin oluşturduğu önyargı ve şekillendirmeler gün geliyor yasalarının önüne geçiyor, zira yasayı uygulayanlar da bu toplum içerisinde şekillenen zihniyet oluyor.
Bugün 12 Eylül faşist darbe anayasası ile yönetilmekteyiz. Darbe ruhu ve zihniyetini taşıyan toplum gerçeği ile ırkçı temelde devleti kutsayan mevcut anayasa mutlaka değiştirilmelidir. Toplumun her kesimi çokça nedenini bilmese de, eşitlikçi, özgürlük ve demokrasiyi güvence altına almış yeni bir anayasaya istemektedir. Bu yaklaşım önemlidir, toplumun buna ihtiyacı vardır.
Toplumsal rahatsızlığın arttığı dönemlerde ruhuna ve özüne dokunulmadan gerçekleştirilen anayasal değişiklikler gerçeği gizlemeye dönük bir makyaj olmanın ötesine gitmemektedir. Yamalı bohçayı andıran ve darbe ruhunu hiç kaybetmeyen mevcut anayasa ile bu toplumun yönetilmesi mümkün değildir. Bu yüzden de önümüzde önemli bir fırsat bulunmaktadır. Toplumsal uzlaşının en geniş olduğu bir dönemde yeni bir anayasa, demokratik, halkı esas alan bir anayasa yapmak, sorunların çözümünü ve toplumsal barışı sağlamada önemli bir rol oynayabilir.
‘Türkiye laiktir’ demek, koca bir yalan
Her yönüyle tekçiliği esas alan anayasayı inançlar boyutunda ele aldığımız zaman, görülecektir ki; resmi ideolojinin Hanefiliğe dayalı Sünni İslam ruhunun anayasaya işlediğini görürüz. Bu ülkede yaşayan Aleviler, Süryaniler, Êzîdîler veyahut ateistleri görmeyi bir yana bırakalım, varlıkları dahi kabul edilmez bir boyuttadır. Devlet bunu anayasayı dayanak yaparak uygulamaktadır. Cumhuriyetin kuruluşundaki Jakobenist Kemalist anlayışın laiklik maddesi değiştirilmemiş olsa da pratikte uygulanmamıştır. Kaldı ki; Kemalist anlayışın laiklik anlayışı Türkiye’de yaşayan farklı inanç gruplarını korumak için değil, mevcut rejimin toplumsal mühendislik projelerinde dayanak yapmak amacıyla yapmıştır. Dolayısıyla Türkiye Anayasası, laikliği bir gereklilik ve ilerlemeci bir anlayışın gereği olarak değil, baskının aracı olarak geliştirmiştir.
Seküler- elitistler üzerinde yaratılan sahte şeriat söylemleri ile her dönem toplumun bir kesimi sürekli yedeklenmiştir. Bu yedekleme projesinin en büyük kurbanı ise Aleviler olmuştur.
Türkiye’deki seküler kesim bu oyunu anlamamış, gerçek anlamda bir laiklik bu toplumca anlaşılamamıştır. O yüzden de; “Türkiye laiktir” demek, koca bir yalanın ötesinde bir şey ifade etmemektedir. Bu yalanın en büyük ifadesi Diyanet İşleri Bakanlığı’dır. Laik bir sistem ve DİB, birbiriyle çelişir. Laiklik kabaca ‘din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması’yken, diyanet ise; ‘din işlerinin devlet eliyle yürütülmesi ve denetlenmesi’dir. Bu çelişki bile aslında Türkiye’deki laiklik kavramının anlamsızlığını göstermektedir. Bütçesi birkaç bakanlık bütçesinden fazla olan, onbinlerce kişinin çalıştığı DİB; adeta İslam’ı yayma, koruma ve geliştirme ordusudur. Bugüne kadar hiçbir hükümetin bu gücü sorgulamaya gücü yetmemiş, veya niyet dahi göstermemiştir.
Türkiye’de her alanda olduğu gibi inanç alanında da devlet, direk yaşamın içerisinde bir taraf olarak yön vermektedir. Eğitim sisteminden, ölen insanın cenaze işlemlerine kadar her şey, devlet denetiminde; Sünni Hanefi İslam anlayışına göre yapılır. Okullarda, devletin resmi inancı dışında olan herkese zorunlu olarak Sünni İslam öğretilir. Okullara giden Alevi, Êzîdî ya da ateist bir ailenin çocukları burada asimile edilmeye çalışılır. Bu anlamıyla okullar inanç boyutunda çok ciddi bir asimilasyon kurumuna dönüşmüştür.
Red ve inkardan vazgeçilmesidir
Bu yüzden de Türkiye’de inanç grupları ciddi baskı altındadır. Resmi inancın dışında kalan inanç grupları açısından ise bu baskı daha katmerlidir. Nüfus kimliğine inancını yazdıramayan bir ülkenin bireyleri olarak bu sorunların çözümü gerçek anlamda bir laiklik anlayışıyla sağlanabilir. Buradan kastımız; Kemalistlerin ideoloji haline getirdiği sahte sekülerlik değildir. Bahsedilen çok basit bir şekilde; herkesin inancını özgürce yaşayabileceği, devletin inanca müdahale etmediği ve yönlendirmediği bir sistem anlayışıdır.
Toplumsal olarak zedelenmiş ve mühendislik projelerinin aracı haline getirilmiş bir ülkenin bireyleri açısından bu kolay gözükmese de, mümkün olmayan bir şey de değildir. Tarihsel önyargıların, karşı karşıya getirilmişliklerin kutuplaştırdığı toplum ancak birbirini anlayarak, tanıyarak yakınlaşabilir, birbirine tahammül gösterebilir. Demokratik inanç sisteminin kurulabilmesi açısından farklı inançların, birbirlerinin istem ve taleplerini bilmesi gerekiyor. Bu anlamıyla kurultay, konferans, çalıştay vb. yerlerde, bu talepler sıklıkla dillendirilmeli ve empati geliştirilmelidir.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e her dönem reddedilen, yok sayılan Kızılbaş Alevilik açısından bakıldığında, en önemli talep olarak ortaya çıkan gerçeklik; red ve inkardan vazgeçilmesidir. Son dönemlerde Alevilik çokça konuşuluyor olsa da, yasakçı ve inkarcı zihniyet aşılabilmiş değildir. Zira; derin temelleri olan bu zihniyet, aynı zamanda yasalarla da besleniyor: Anayasa hükümlerine baktığımızda Alevilik halen yasaklıdır. Alevinin ibadet edeceği cemevinin bir yasallığı bulunmamaktadır. Devlet bütçesinden cami yapımı için her türlü kolaylık sağlanmaktadır. Camilerin arsa, elektrik ve su giderleri devlet tarafından karşılanırken, halkın kendi çabaları ile yaptıkları cemevlerinin yasal statüleri bulunmamaktadır. Bektaşiler açısından en önemli dergah olan Hacı Bektaş dergahı halen yasak kapsamında olup, müze statüsüne sokulmuştur. Bektaşiler inançsal anlamda en önemli ziyaretgahlarını para ile ziyaret etmektedir. Hacı Bektaş külliyesinin içerisinde bulunan cami ise egemenlerin asimilasyon göstergesinin en iyi örneği konumundadır.
Türkiye’de inançlar özgür değildir
Alevi çocukları inancını öğrenecek bir sisteme sahip değildir. Zorunlu din dersleri yasalarla beslenmiş milli asimilasyondur. Alevi bir ailenin çocuğu aileden gördüğü ve öğretilen inançsal ritüellerin tersi bir uygulamayla okullarda karşılaşmaktadır. Okullardaki zorunlu din dersleri içerisinde uygulamalı namaz ve süre, ayetler ile Alevi çocuklara Sünnilik öğretilmektedir. Birçok Alevi çocuğu yaşadığı bu durumdan kaynaklı aileler ile çelişki yaşamaktadır. Zorunlu din dersleri için Alevi ebeveynlerin AİHM üzerinden kazandıkları davalara rağmen devlet alınan mahkeme kararlarının gereğini yerine getirmemektedir.
Devletin uygulamaları sadece alt düzeydeki bürokrasinin ve halkın yaklaşımı değildir. En üst düzeyde devlet yetkilileri bazı demeç ve söylemlerinde artık bilinç altına yerleşmiş Alevi karşıtlığını ve önyargısını dışa vurmaktadır. Başbakan bir yandan Alevi açılımları ile övünürken -kendi Alevisini yaratma girişimleri- öte yandan miting meydanlarında ana muhalefet partisi liderinin Aleviliği üzerinde oy toplamaya çalışmaktadır.
Devletin uygulamaları sadece Aleviler üzerinde yaşanmıyor. Başbakan BDP’nin verdiği önerge üzerine “dini Zerdüşt olanların başörtüsü önergesi vermesi samimi değildir” söylemi inanç üzerinde yaşanılan faşizmin göstergesidir. Türkiye’de yaşayan Êzîdîlerin sayısının 500 olduğu düşünüldüğünde Türkiye’de inançsal faşizmin sadece Alevilere değil, devletin resmi inancı dışındaki tüm inançlara karşı uygulandığını göstermektedir.
Devletin uluslararası sözleşmeler ile varlığını kabul etmesine rağmen Hıristiyanlık, Yahudilik gibi dinlerin mensupları da inançlarını rahatlıkla yaşamamaktadır. Dönem dönem yönlendirmelerle ortaya atılan “misyonerlik” iddialarının sonucu rahip Santaro ve Malatya katliamları düşünüldüğünde İslamiyet dışındaki tüm inançların sadece ibadet ve inanç özgürlüklerinin değil can güvenliklerinin de tehlike altında olduğu anlaşılmaktadır.
Yaşanılan tecrübeler ve içerisinde bulunduğumuz durum göz önüne alındığında Türkiye’de inançlar özgür değildir, ciddi bir asimilasyon can güvenliği tehlikesi varlığını sürdürmektedir. Bu yüzden; anayasa yeniden yapılmalı ve inançlar anayasal güvence altına alınmalıdır. Anayasada hiçbir inanç grubunun tekleştirilmemesi gerekmektedir.
İnançsal anlamda yaşanan hukuksuzluk sisteminin ve önyargıların ortadan kaldırılarak inançları özgürleşmesi sağlanmalıdır. Yıllardır çok fazla dillendirilmesine rağmen yasalardaki ve toplumdaki statükonun korunması, en azından toplumsal zihniyetin değişmesi için bazı adımların atılması zorunlu bir hal almıştır.
Diyanet İşleri Başkanlığı feshedilmelidir
Yasalar bir şekilde iç ve dış konjonktürel gelişmeler ile bağlantılı bir şekilde değişecektir, değişmek zorundadır, lakin burada sorun olan ise tarih boyunca yaratılan ön yargılar , oluşturulan düşmanlıklar nasıl sonlandırılacak sorusunun cevabında gizlidir. İnançların özlerine uygun olarak dayatma olmadan hoşgörü içerisinde varlığını sürdürmesi inançların demokratikleşmesine ve gerçek anlamda hoşgörüye kavuşması ile sağlanabilinir.
Bununla beraber gerçek laiklik sisteminin kurulması için asimilasyon kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı ise feshedilmelidir. Devlet, din işlerinden çekilmeli, sadece; yasalarla inançların eşitliği, güvenliği sağlanmalı, denetleme anlamında kamu görevi yapılmalıdır. Her inanç kendi ihtiyaçlarını karşılamalı, gerekirse inanç gruplarının temsilcilerinden oluşacak bir birlik yaratılmalı, ama tüm bunlar, mutlaka devlet dışında olmalıdır.
Devlet inançlara eşit yaklaşmalıdır. Bir yandan diyanet üzerinden her sokağa cami yapılırken, hatta; istenmediği halde Alevi köylerine asimilasyon amaçlı camiler yapılırken, Alevilerin kendi kaynakları ile yaptıkları cem evlerinin yasal olarak kabul görmemesi de, Alevilerin kabulleri arasında değildir. Yine eski dönemlerden kalan kilise, sinagog ve benzeri inanç yerlerinin yağmalanması da bu kategoride görülmeli, koruma sağlanmalıdır.
Ayrıca devlet, inançların kutsal gördüğü yerlere de saygılı olmalıdır. Geçmişte Karacaahmet, Şahkulu ve Sultanbeyli’de olduğu gibi yasalara dayanarak yıkım gibi bir zorbalığa girmemelidir. Dersim’de olduğu gibi ekonomik gerekçelerle, kutsal ziyaretlerin bulunduğu alanlar baraj adı altında sular altında bırakılarak yok edilmemelidir. Çatışmalı süreçlerde asker postalı altında çiğnenen, bombalanan ziyaretlerimiz yüreklerimizde kanayan bir yaradır ve unutulması mümkün değildir.
Farklılıklar teminat altına alınmalı
Türkiye’de yeni anayasa tartışmalarının yürütüldüğü bir süreçte toplumun her kesiminin taleplerinin dikkate alınması gerekiyor. Toplumsal uzlaşı ve barışın sağlanabilmesi için farklılıklar teminat altına alınmalıdır. Elbette; tek tek herkesin talebinin temel yasa konumundaki anayasada yer alması mümkün değildir. Esas alınması gereken yaşadığımız çağın gereği olarak uluslararası hukuk olmalıdır. Evrensel hukuk ve değerler dikkate alındığında, genel mantık olarak eşitlik ve tarafsızlık ilkesi gözetilerek oluşturulacak bir anayasa sorunların çözümünde itici bir rol oynayacaktır. Herkesi kapsayacak ve kucaklayacak bir anayasanın oluşturulmasından sonraki en önemli süreç yargıların ve tarihsel düşmanlıkların bitirilmesi için toplumun demokratikleştirilmesi çabaları olacaktır ve belirleyici olanda bu olacaktır.
Yeni bir anayasa süreci yaşanırken burada hak ve hukukunu korumak isteyenlerin de çabası olmalıdır. Anayasa sürecini sadece egemenlerin inisiyatifine ve niyetine bırakmak, bir kez daha kaybetmek anlamına gelecektir. O yüzden sorunların asıl sahibi olan ve uygulamalardan muzdarip olan kesimlerin, süreçte aktif rol oynaması gerekmektedir. Kendi taleplerinin yeni anayasa içerisinde doğru bir şekilde yer alması için demokratik bir mücadele yürütmeli ve güçlerini birleştirmelidir. Özcesi çağdaş, demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir anayasa için inanç grupları da çalışmalı, demokratik anayasa mücadelesinin bir parçası olmalıdır.
ERGİN DOÐRU