
Kürtlerin siyasal tercihlerinin merkezi hükümete kısmi yönelişinin çok komplike parametreler bağlamında doğru değerlendirilmesi gerekmektedir. Dinsel, ekonomik yeni aidiyet oluşturma ve kendisinin Türkiye bütünsel paydasında siyasi belirleyicilik ve ağırlığını ortaya çıkarmak arzusu gibi bu noktada üstünde tartışmamızı gerektirecek birçok önemli konu başlıkları sayabiliriz.
Kürtlerin İslamiyet’le olan köklü ilişkileri tarihsel olarak Kürtlerin kendi kazanımlarından ziyade İslamiyet-devlet taşıyıcılarına hizmet sonuçlarıyla süregelmiştir. Malazgirt’ten Anadolu Kurtuluş Savaşı‘na kadar birlikteliğin temelini İslami referanslar belirlemekteydi. Bu referanslar altında Kürtler, coğrafi partnerlerine oldukça çok siyasi kazanımlar sunmuştur.
Köklü İslam ilişkilenmeleri ve kurumsallaşması Kürdistan’da , gelenekçi değerlerin yadsınamaz bir parçası olarak günümüzün İslami gelenekten gelen hükümeti için kendiliğinden, hazır bir alt yapı sunmuştur. Medreseler, tarikatlar ve onbinlerce dini ulemanın varlığı, hükümetin Kürdistan’da oy toplama faaliyetini kolaylaştırmıştır.
Din, günümüz dünyasının kitleleri harekete geçiren, yönlendiren ve eylemsellikleri içine taşıyan en dinamik ideolojik öğelerden biridir. Dindeki mana ve semboller üzerinden yoruma açık olan taraf, her koşula uygulanabilir, her zamana denk düşebilir argümanları üretmekten geri kalmaz. Tam da bu noktada İslam’ın mezhepsel ayrışımından daha derin kendi içindeki yorum farklılıkları, yeni örgütlenmelerin, yapıların varoluş nedenidir. Dindeki mana ve semboller üzerinden hayal güçlerimizi zorlayabilecek çıkarımlar ve tanımlamalar elde etmemiz mümkündür. Bu yüzdendir ki din, her çağ ve koşula adapte olabileceği ve bir ihtiyaç haline dönüşebileceği düşünselini ortaya çıkarmakta zorlanmaz.
Din, Kürdistan’da çok güçlü bir kurumdur. Bu yönüyle de İslami gelenek savunucusu hükümet için kolay dokunulabilir kitleler imkanını içinde doğal olarak barındırır.
Ancak bu yazımda öne çıkarmak istediğim şey, Türkiye’de hükümetin, uzun cumhuriyet yıllarında merkezin dışına itilmiş olan toplumsal çevrelere yönelik ekonomik programları ya da sosyal politikalarının sonuçları değil; bir tarafını bizzat Öcalan’ın ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin yürüttüğü barış süreci ve bu sürecin evrimi bağlamında açığa çıkan yeni durumun kendisidir.
Kemalist oligarşi ve Kürtler arasındaki ilişki bugüne dek bir tarafın güce dayandırdığı diğer tarafın ise bu güce karşı oluşturduğu karşıtlıklar ilişkileri ekseninde süregelmiştir. Tekçi ulus devletin inşacısı Kemalizm, kendi tarihi boyunca Kürdistan’da tam olarak Kürt toplulukları bastırıcı, kontrol edici politikalarla şekil bulmuştur.
AKP’nin ‘rıza üretimi’ dönemi
80 yıllık baskıcı, imhacı, inkarcı anlayışı sürdüren cumhuriyet modernistlerinin oligarşisinin güce dayalı, zorlayarak yürüttüğü Kürt/Türkiye Devleti ilişkilenmesini AKP, barış süreci yürütücülüğünün bir diğer tarafı olmakla yeni bir anlayışa/politikaya, “rıza dönemine” taşıma çabasındadır.
Gücün rızayla yer değişiminde tercihin kullanımı, yeni gündelik yaşamın kurumsal oluşturulması süreci, çok dikkatli parametreler üstünden var edilmektedir. Burda en tehlikeli şey toplumsal gücün denetim altına alınması arzusunun gizli yürütülmesidir. Bu bağlamda bu normalleşme sürecinde tarafların niyetlerinin taşıyıcı olması beklenmelidir. Modern medeni hukukun Sünni İslam sempatisi içinde eritilmesi çok ciddi anlamda Türkiye’de topluluklar ve bireyler noktasında sıkıntılı bir açının gittikçe genişleyen uçları gibi bir araya gelmeyi zorlaştıracak yeni problemleri ortaya çıkarma riski de unutulmamalıdır
Son birkaç yıla kadar Kürde baskı, katliam, inkar ve aşağılamacı şekilde yansıyan devlet ve Kürt ilişkilenmesi yerine, Kürt’ü kendi çizgisinde kabul ederek makul ölçütleri içinde benimseyen, ancak bu Kürt’ü toplumsal bir olgu olarak görmekten ziyade yalın bireye indirgeyerek konuya bu şekilde yaklaşmak politikalarıyla birlikte, bütün Kürtler bu rıza dönemini “Ulusal bir bilinçle doğru yürütülecek mi” kaygılarıyla karşılar. Bunun barış sürecinin en önemli belirleyicisi olduğunu bilirler.
Ancak tam da bu noktada oluşturulan rıza daveti, Kürtleri geçici yönlendirebilir. Kürtler baskılarla kuşatılmış dünyalarından normalleşen bir dünyaya yönelmek isterler. Tehdit görülmedikleri bir cumhuriyette eşgüdümsel vatandaşlık ilişkileriyle normal yaşamlarını rıza ile sürdürmek isterler. Bu yüzden AKP’ye kısmi bir sempatiyle bakabilir ve hatta oy bile verebilirler. Bu durum ulusal bilinç içinde olduğu müddetçe çok sorun olmaz. Bugün AKP’ye oy veren Kürtler, aynı şekilde, hızla vazgeçebilirler de.
Yani günümüzde AKP’nin Kürtler nezdinde kabul görmesinin en belirleyici nedeni olarak Kürtlerin AKP’ye değil, barış sürecine rıza göstermelerini söyleyebiliriz. Burada rıza edilen şey aslında devlettir; AKP-devlet görüntüsünün devlet tarafıdır. O yüzden yasal ve kurumsal müzakerelerin bir an önce yapılmasının gerekliliğine hiç tartışmasız bütün Kürtler “Evet” der. Bunu AKP nin çok iyi bilmesi gerekmektedir.
Kürt’ün rızası koşullu
Sonuç olarak, Kürt’ü rızaya ancak kendi özgürlük haraketi ve onun önderliği taşıyabilir. Siyasal ve politik mücadelesinin önüne koyduğu program kitleleri belirler. Bugün Kürtler, koşullu bir rıza göstermektedir. Rızaya yönelik kesin kararlarını barış sürecinin doğru sonuçlanışında göstereceklerdir. Sonuç halkın çıkarlarıdır. Çünkü Kürdistan’ın yeni palazlanan sermayesi, kendi çıkarları için rıza oluşumunda baskın bir rol oynamanın yanı sıra Kürt Özgürlük Hareketi demokratik alanında da belirleyici olma arzusunu gizlememektedir.
Ancak barış sürecinin yürütücü taraflarından sorgulanması gereken AKP’nin politik aksının demokratik cumhuriyetle ne kadar örtüşebileceğidir. Etnik kabul değerleri sınırlarının ne olacağının yanı sıra seküler kabiliyetinin de akıbetini doğru bir biçimde sorgulayabilmek gerekiyor. Kaldı ki akademik savlarında, sekülerizm olmadan modernizmi sürdürmenin imkan dahilinde olduğunu savunan bir başbakanın bu işi nasıl yapabileceği merakla beklenilmektedir. Böylesi bir gömlek Türkiye demokrasi serüvenine oldukça dar gelebilir. Çünkü Sünni mezhep dışında çok büyük inanç farklılıklarının var olduğu bir ülkede geniş demokratikleşme programını hangi limitler üstünden oluşturabiliriz sorusu yanıtlanmalıdır.
Öcalan’ı iki kelimeyle anlamak için gözlerimizi ufuklara dikmemize gerek yok. Hemen yanıbaşımıza, Kürdistan’ın diğer parçalarına ve bir bütün Ortadoğu’ya bakmamız yeterli. Irak’ta, Suriye’de yıkılmadık ev ve sokağın kalmadığı, milyonlarca insanın ölüp göç ettiği dünyalardan onun Kürtleri, Ortadoğu ve Türkiye halklarını savaşlardan ve yıkımlardan koruma çabası kadar değerli hiçbir politik, siyasal kararlılık yoktur.
DR. MUAMMER DEÐER