Türkiye siyaseti yerinde saymaya devam ediyor. Hatta geri adımlar atıyor. Halkın sorunlarını görüp kavramaktan ve çözmekten aciz bulunuyor. Böyle olunca da eskimiş siyaset labirentlerinden çıkamıyor. Hem kendisini çürütüyor, hem de halklarımıza kıyıyor.

Büyük umutlarla başlayan “Demokratik çözüm süreci”nin duraklamasına ve bir anlamda tıkanmasına yakından bakalım. Öcalan ve PKK bu süreci bütün gücüyle yüklendi ve üzerlerine düşeni yapıyor. Ama AKP-hükümet ve devlet ciddi adımlar atmaktan ziyade oylamalarla süreci uzatıyor. Böylece her türlü çürütme ve imha seçeneğini gündemde tutuyor. Paris Katliamı’nda üç kadın devrimcinin, Sakine-Fidan ve Leyla’nın alçakça katledilmesinin üstü sis perdesiyle örtülmek isteniyor. Roboskî katliamını aydınlatmak bir yana, Roboskî köylüleri üzerinde her türlü baskı sürüyor, yeni katliam girişimleri yapılıyor.
Öcalan’ın sayısız ikazlarına rağmen, süreç yasal bir çerçeveye kavuşturulmuyor ve müzakere aşamasına geçilemiyor. Bu durum hem güvensizliğe, hem de her türlü provokasyona yol açıyor.
Herkes biliyor ki memlekette hak-hukuk-adalet yok. Darbelerle yapılan ve her darbenin bir paslı çivi gibi çaktığı gerici maddelerle dolu bir anayasa ve bu anayasadan daha da gerici olan, çoğu Osmanlı’dan kalma sayısı belli olmayan kanunlar yürürlüktedir. Öyle kargaşa vardır ki hangi yasanın, hangi devlet organı tarafından, nasıl-ne zaman kullanılacağını kimse bilemiyor. Kullanılan yetkilerin yasallığı-yasadışılığı bile belli değil. Bu nedenle savcılar operasyon emri veriyor ama polis uygulamıyor. Hükümet de beğenmediği savcıları ve polisleri ayıklamakla meşgul. Bunu yapabilmek için de, kendi oluşturduğu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu (HSYK) yeniden değiştirmek istiyor. Yeni anayasa çalışmalarını çıkmaza sokan hükümet, şimdi kendi ihtiyacı için yasa ve anayasa değiştirmek derdinde. MİT müsteşarı hakkında tutuklama kararı çıkınca MİT yasasını, kendi çocukları gözaltına alınınca polis ve savcıların yetkileriyle ilgili yasaları-yönetmelikleri değiştiriyorlar. Böyle günü birlik acil ihtiyaçlara göre değiştirilen yasalar, anayasalar olur mu?
Durum ortada: Ne başbakan, ne Gülen Cemaati, ne de başkası adalete güveniyor. Başbakan adalete güvenmediği için her gün yasaları değiştiriyor. F. Gülen de hakkında hiçbir mahkumiyet-tutuklama kararı olmadığı halde Türkiye’ye dönmüyor. Çünkü o da adalete güvenmiyor. Onların güvenmediği adalete biz niye güvenelim ki? Ezilen halklar nasıl güvensin? Kayıp çocuklarının cenazesini bile bulamayan, çocukları sokaklarda polis tarafından katledilen, Roboskî’de bombalanan, zindanlarda hastalıktan ölüme mahkum edilen halk bu adaletin nesine güvensin? Adalet artık sadece sarayların ve partilerin tabelalarında var.
Bu kargaşa içinde seçim sürecine giriliyor. Seçimlerin ne kadar dürüst bir seçim olacağı daha şimdiden tartışılmaya başlandı. Geçen seçimlerde pek de iyi sınav vermeyen Yüksek Seçim Kurulu(YSK), bu seçimlerde ne ölçüde dürüst davranacak? Seçmen listelerinden oyların sayım dökümüne kadar, her aşamada saydam ve dürüst bir yol izlenecek mi? Bütün bunlar soru işaretidir.
Durum böyleyken, AKP iktidarının günü birlik yasa değişiklikleriyle, toplu tayin ve sürgünlerle sistemi ayakta tutması olanaksızdır. Sistem yama üstüne yama vurulan bir kirli bohça gibidir ve her gün bir yerinden patlamaktadır. Bu paçavraya dönmüş bohça artık dikiş tutmamaktadır.
Bütün vatandaşların çıkarına olan, acilen hepsinin temel insan haklarını güvenceye alan bir anayasa ve bu anayasaya uygun yasalarla seçimlere gitmektir. Müzakere sürecinin de yasal güvenceye alınması ve toplumun tümüne mal edilmesi gerekiyor.
Demokratik Türkiye ve Demokratik Özerklik bütün ezilenlerin en acil ve asgari istemleridir. Bu yola girilmedikçe kimse huzura kavuşamaz.  Eski Türkiye ayakta duramıyor. Yeni Türkiye eski kalıplar içinde kurulamaz. Yeni Türkiye’nin nasıl olması gerektiğini de Rojava devrimi gösteriyor. Orada TEK TEK diye bağıran kimse yok. Tam tersine ÇOK ÇOK diyorlar. Halkların bütün renkleri özgürlüklerini ve özerkliklerini ilan etti. Bunu coşkuyla kutluyorlar.
Arap baharını kana bulayanlar Cenevre II Konferansı’yla halkların iradesini hiçe sayıyorlar. Ama Rojava devrimi barışı, özgürlüğü, kardeşliği gerçekleştiriyor. Özerk Cizîrê kantonu sadece Suriye’nin bütününe değil, Türkiye ve bütün Ortadoğu ülkelerine örnek olmaktadır. Halkların köleliğini, boğazlaşmasını değil, eşitliğini, kardeşliğini ve özgürlüğünü temel almaktan başka çözüm yolu yoktur.