“Haklı bir düşüncenin meyve vermemesi mümkün değildir.”

Tolstoy

Bu yazıda 3 başlık altında Demokratik Ulus konusunu irdelemeye çalışacağım. Birincisi, Kürt sorunu karşısında üç temel yaklaşım; ikincisi, Demokratik Ulus, ulusal-devlet ilişkisi; Üçüncüsü Öcalan’ın son Newroz kutlamasında okunan mektubunun içeriği ve bu konuda yapılan yorum ve eleştirilerin gözden geçirilmesi. Bu üç kapsamlı konuyu tek bir yazıda açıklama çabası nedeniyle düşüncelerimi ekonomik biçimde kullanmak durumundayım.

A-) Kürt sorunu ve
üç temel yaklaşım
Bu üç yaklaşımı sadece özet olarak vereceğim. Ayrıntılarına girmeyeceğim.

A.1) GERİCİ YAKLAŞIM

Kürt sorununda gerici yaklaşımın özü şöyle ifade edilebilir:  Kürt sorununu görmezlikten gelir; Türkleri Türkiye’nin efendisi olarak görerek Türk olmayanları Türklere hizmet etmesi gereken ikinci sınıf topluluk olarak değerlendirir. Dolayısıyla Kürtler’e, diğer ulusal azınlıklara hiç bir hak tanımak istemez veya formalite icabı hak tanır. Sıkıştığında Türk-Kürt kardeştir der; Türk kimliğinin, etnik bir kimlik olmadığını iddia eder, ama Türk yerine Türkiye kimliği önerildiğinde çığırtkanlığa başvurur.
Hangi partiler, kurumlar, kişiler, profesörler bu yaklaşımı savunuyorlar sorusunu, okuyucuların değerlendirmesine bırakıyorum. Yeni Anayasada Türk sözcüğü yerine Türkiye yazılmasına karşı çıkarak, ‘Türk Milletine Çağrı’da bulunan aydınlar(!) bu kategoriye girer mi? Bu soruyu da okuyuculara bırakıyorum.

A.2) LİBERAL YAKLAŞIM

Gerici yaklaşımdan farklı olarak liberal yaklaşım, Kürt sorununu tanıyor; bu kesim Kürtçe’nin okullarda okutulmasından yana da olabilir. Bu açıdan liberaller, gericilerden farklı bir pozisyonda yer almaktadırlar; gericilere nazaran anadilde Kürtçe dersleri savunabiliyorlar. Bu açıdan liberallerin sınırlı bir demokratlığından bahsedilebilir. Ama tek bir resmi dilin kullanılması konusunda, hem gericiler hem de liberaller birleşmektedirler. Her iki kesim de, devlette tek bir resmi dilin kullanılması konusunda israr ederler.
Peki ama tek bir resmi dil ne demektir? Tek bir dilin, yani Türkçe’nin diğer azınlıklara dayatılması demektir. Liberaller, Kürtçe’nin dil olarak ilköğretimde okutulmasından, Kürtçe ders verilmesinden yana olabilirler; ama devletteki resmi işlemlerin, devlet dairelerinde kullanılan dilin tek bir resmi dilde yapılmasını savunurlar. Liberallerin argümanlarına göre devleti ayakta tutan çimento dil ve kültürdür. Eğer tek resmi bir dil olmazsa, devlet parçalanırmış. Oysa başka ülkelerin deneyimi bu argümanı çürütmektedir. Örneğin Belçika ve İsviçre’de resmi dil tek degil, tersine birden fazla resmi dil vardır.

A.3) SOSYALİST YAKLAŞIM

Sosyalizm, tüm eşitsizliklere ve haksızlıklara karşı durur. Gericiler ve liberallerden farklı olarak tek bir resmi dile karşı çıkar. Tüm ayrıcalıkların, azınlıklar üzerinde her türlü baskının ortadan kaldırılmasını savunur. Sosyalistler, zorla dayatılan her düşünceye ve uygulamaya karşıdırlar. Tek bir resmi dili dayatmak, zor uygulamak demektir. Sosyalistler, azınlıkların kendi dillerinde eğitim görmesini savunurlar. Tek bir resmi dilin zorla dayatılmasına karşı dururlar. Oysa rasyonel soru şudur: Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde, Kürtçe neden resmi dil olmasın?
Tek resmi dil konusunda bazı sosyalistlerin de kafaları karışıktır. Kendini liberalizmden soyutlayamayan kimi sosyalistler de tek bir resmi dilde israr ederek birden fazla resmi dil olabileceğini reddetmektedirler.

B-) Demokratik Ulus ve ulus-devlet ilişkisi

Demokratik Ulus konusunda daha önceden farklı kontekslerde birçok yazı yazdım. 2005 yılında Özgür Politika’da 4-5 gün boyunca süren uzun bir incelemem yayınlanmıştı. O dönemde yeni olan bu Demokratik Ulus anlayışı pek az kabul görüyordu.  Ne var ki hem Ortadoğu’da biriken etnik ve dinsel kaynaklı sorunlara çözüm arama, hem de Kürt halkının yaşadığı ülkelerdeki sorunları aşma azmi ve kararlılığı Demokratik Ulus konusunu çok sıkça gündeme getirmektedir. Demokratik Ulus konusuna ilginin arttığını gösteren birkaç özel somut örnek vermek mümkün. Son 2-3 yıl içinde Demokratik Ulus konusunda sunum yapmam amacıyla İstanbul, İzmir ve Antakya’da panellere konuşmacı olarak çağrıldım. Ayrıca Türk kimliği yerine Türkiye kimliği tartışması, yeni bir ulus tanımına ulaşma çabasının bir işareti olarak görülmelidir. Dolayısıyla Demokratik Ulus konusu giderek önem kazanan bir düşünce haline geliyor.
Demokratik Ulus ne anlama gelir? Bu düşünce neden önemlidir? Demokratik Ulusalcılığı daha iyi anlatabilmek için, ‘laiklik’ konusunu açıklamak durumundayım.
Bilindiği gibi, Batı’da Ortaçağ’da devlet, yetkisini dinden ve Tanrı’dan alıyordu. Din ve devlet arasında özdeşlik vardı. Yani devlet, özellikle Katolikliği, temel alıyor ve katolikliğin yanında taraf oluyordu. Bu anlayış ise, diğer dinler üzerinde devlet baskısının olması demekti.

KLASİK ULUSÇULUK

Burjuvazi, kendi gelişmesine engel olan din-devlet özdeşliğine karşı durdu. ‘Laiklik’ düşüncesine sarıldı. ‘Laiklik’, aklın özgürleşmesine engel olan Kiliseye ve Hıristiyanlık dinine karşı özgürlükçü bir düşünce akımı olarak doğdu.
Laiklik düşüncesinin üç büyük sonucu oldu: Birincisi, akıl, dinsel dogmatizmden kurtuldu, özgürleşti; ikincisi, din ve devlet birbirinden ayrıldı. Öyle ki, devlet herhangi bir dinin tarafını tutmadı. Devlet, tüm dinlere eşit mesafede durmak zorunda kaldı; böylece devlet kaynaklı dinsel baskılar genel olarak sona erdi; üçüncüsü, dinsel inanç özel alan olarak görülmeye başlandı.
Ulus kavramı Fransız Devrim süreci içinde, ilkin ilerici ve özgürleştirici politik bir ilke olarak doğdu. Feodal Aristokrasinin ayrıcalıklarına, Kilisenin dogmalarına ve otortitesine karşı olarak doğan ulus, kendini dinsel kurallara göre değil, akılcı ve eşitlikçi ilkelere göre düzenleyen topluluk demekti. Ne varki 1830 devriminden sonra burjuvazinin iktidarını sağlamlaştırmasıyla,  millet ve milliyetçilik, ilerici ve özgürleştirici amaçlarından giderek uzaklaştı; sol politik ideoloji olmaktan çıkıp, sağ politik ideoloji haline geldi. Ulus (millet) ve ulusçuluk (milliyetçilik), milyonları etkileyen seküler bir din haline gelerek, burjuvazinin egemenliğini güçlendiren, işçileri emekçileri birbirine düşüren sağ tutucu, gerici ideoloji biçimine bürünmüştür.
Burjuvazi, dinin yerine milliyetçiliği geçirdi. Böylece, din-devlet özdeşliği yerini ulus-devlet özdeşliğine bıraktı. Bu durum, yeni baskı biçiminin (ulusal baskı) ortaya çıkmasına neden oldu. Şimdi yapılması gereken şudur: Nasıl ki burjuvazi, geçmişte gelişmesine engel olan din-devlet özdeşliğine karşı durdu ve devlet din ayrımını savunduysa; bugün de devlet ve dinin birbirinden ayrılmasına ek olarak, devlet ve ulusal kimliğin birbirinden ayrılmasını savunmalıyız. Eğer, aynı devlet içinde devlet kaynaklı ulusal baskıların ortadan kalkmasını istiyorsak, devletin kendini etnik kimlikle özdeşleştirmesine karşı durmak durumundayız.
Bu ne demektir?
Klasik ulusçuluk, ulusal kimlik ve devletin çakışması üzerine kurulur. Yani ulus devlet, tek bir ulusal kimliği, tek kültürü veya dili temel alır. Klasik ulusçuluk devlet-ulusal kimlik arasındaki özdeşlik ilişkisine dayanıyor. Nasıl ki, feodal devlette devlet-din arasında bir özdeşlik ilişkisi varsa, klasik ulusçulukta da, devlet-ulus, devlet-kültür, devlet-dil arasında özdeşlik ilişkisi vardır.

DEMOKRATİK ULUSÇULUK

İşte bu özdeşlik, devlet kaynaklı ulusal-kültürel-dilsel baskıları gündeme getirmektedir. Çünkü bir ulusu, kültürü, dili temel alan devlet, o devlet çatısı altında yaşayan diğer uluslar, kültürler ve diller üzerinde baskı yapmak zorunda kalır. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti devleti, kendini tek bir etnik ulus  anlayışına (Türk ulusuna) dayandırmaktadır. Bundan çıkan sonuç, Kürtler ve diğer azınlıklar üzerindeki baskıdır. Bu baskıcı klasik ulusçuluktan kurtulmanın yolu yok mudur? Vardır: Demokratik Ulusçuluk. Demokratik Ulusçuluk, burjuvazinin ulusçuluğundan uzaklaşmak demektir.
Demokratik Ulusçuluk, devlet-ulus, devlet-kültür, devlet-dil bağıntısını koparan özgürlükçü bir anlayıştan kaynaklanır. Klasik ulusçulukta, devlet, bir ulusun bir kültürün ve bir dilin tarafını tutar. Demokratik Ulusçuluk, devletin ulustan ayrılmasını savunur. Dil ve eğitim üzerindeki devlet tekeline son verir. Devletin, dil ve kültür konusunda tarafsız olması gerektiğini savunur.
Devlet, tek bir ulusun, tek bir kültürün, tek bir dilin ve dinin yanında yer almamalı, yansız olmalıdır. Devlet, kültür ve dil sorunlarına karışmamalı. Demokratik Ulusçuluk, devletin bir etnik kimliğe, bir kültüre ve bir dile bağımlılığını sorgular.
Demokratik Ulusçuluk; devletin, ulus, kültür ve dil üzerindeki tekeline son vermeyi amaçlayan bir özgürlükçü anlayışı içerir.

KÜRTLER VE DÜŞÜNSEL DEVRİM

Demokratik Ulus Kürtler açısında neden önemlidir?  Demokratik Ulusçuluk anlayışı: 1. Sömürgeci güçler tarafından kuşatılmış olan Kürt halkının geleceğini garanti altına alan, 2. Kürt halkının bağımsızlığını sağlayan; 3. Kürt halkının demokratik siyasete katılımına olanak veren; 4. Halkların birlikte eşit, özgür yaşamasını kolaylaştıran; 5 Emekçilerin çıkarlarına uygun olan çok önemli bir düşünsel devrimdir.
Kısacası Demokratik Ulusçuluk, ulus sorununun 21. yüzyılda yeni biçimde çözülmesi demektir. Nasıl ki laiklik, teolojinin ve dinin, siyasal yaşamdaki egemenliğine son verdiyse, Demokratik Ulusçuluk anlayışı da, kendisini etnik temele dayandıran ulus-devlet anlayışına bir son vermelidir. Demokratik Ulus anlayışı, etnik kökene dayanan ulus-devlet paradigmasına karşı olan yeni bir paradigmadır. Etnik temele dayanmadan ulusun yeniden tanımlanmasıdır.
Ulus kavramını verili ve içeriği önceden saptanmış bir kavram olarak algılayanlar, Demokratik Ulusçuluk kavramını anlamakta zorlanmaktadırlar. Bu anlaşılır bir şeydir. Çünkü alışılmış ulus kavramıyla düşünenler, etnik kimliği temel almayan bir devletin var olabileceğini hayal edemiyorlar.

EZENLERİN MANEVRALARI

Ezen ve ezilenler arasındaki mücadele aynı zamanda düşünsel bir mücadeledir. Bazen bazı kavramların içeriğinin belirlenmesi konusunda yürütülen bir savaşımdır. Bunun anlaşılması için bir örnek vermek istiyorum. Bilindiği gibi T.C devleti uzun yıllar Newroz bayramına karşı çıktı. Ancak Newroz bayramının Kürt halkını birleştirici gücünü görünce, Newroz bayramına sahiplenip Newroz’un içini boşaltmaya çalıştı. Demek ki, egemen güçler çoğu zaman ezilenlerin bayrak edindiği değerleri kullanarak, ezilenlerin dayanışma ve direnme geleneklerini hafızalardan silmeye çalışırlar. Ezilenlerin bayrak edindiği değerlerin içeriğini saptırarak, ezilenleri silahsız hale getirmeye çalışırlar.
Ama tersi de doğrudur, bazı tarihi koşullarda da ezilenler, egemen güçlerin bayrak edindiği değerleri kendilerine bayrak ederek, egemenlere karşı mücadele yürütürler. Tarihte ezilenler çoğu zaman egemen güçlerin bayrak edindiği değerleri örtü olarak kullanmadılar mı?
Örneğin Ortaçağ döneminde Avrupa’da kilise ve feodalizmin dayandığı ideoloji dindi. O dönemde ezilen konumda olan burjuvazi ne yaptı? Bir dönem kilise ve feodalizme karşı dinsel ideolojiyi kullanmak zorunda kaldı. Dinsel kılıflar altında mücadelesini yürüttü. Bir örnek vermek gerekirse, Almanya’da geçmişteki Martin Luther hareketine bakmak gerekir. Almanya’da Luther hareketinde olduğu gibi burjuvazi dinsel örtü altında mücadele verdi. Ama aynı zamanda din kavramının içeriğine başka anlam kazandırdı. Dini, siyasal alanın dışına çıkarıp, insanın özel bir meselesi olması gerektiği düşüncesini yaydı. Devlet ve dinin birbirinden ayrılması başladı. Din devletin temel, ideolojik çimentosu olmaktan çıktı.
Şimdi Demokratik Ulusçuluk kavramı, Ortadoğu’da şovenist milliyetçi devletlere karşı en etkili ideolojik panzehirdir. Şovenizme ve ezen ulus milliyetçiliğine karşı neden yetkin bir ideolojik ve siyasal alet olmasın? Ezilenler egemen sınıfların bayrağı olan ulus vb gibi kavramlara başka bir içerik vererek o kavramın içeriğini kendi çıkarları konusunda neden belirlemesinler? Bu konuyu yarınki bölümde irdeleme DEVAM EDECEÐİM.

YENER ORKUNOÐLU