İsmet İnönü, meşhur Kürt raporunda Kürdistan coğrafyasının bazı stratejik yerlerini alır kadraja. İnönü "Türklüğe Isındırma" gibi asimilasyonun soft hallerinden bahsederek, Kürdistan’ın Kürtlük kaynayan bazı yerlerinin soğutulup Türklüğe ısındırılmasını raporlar. Hakikaten Kürdistan’ın bazı yerlerinin merkezi ısıtma teknolojisiyle Türklüğe ısındırıldığı hatta fazlaca ısındırıldığı tartışmasız.
Yasin Aktay, Kürdistan’ın Türklüğe ısındırılmış bölgesinden çıkmış ısındırılmış bir akademisyen. Onu gündem yapan Arap kökenli olduğu halde devletçilik ateşiyle harlanması değil. BBC’ye verdiği demeçte Batılıları paylamasıyla gündeme geldi geçen hafta. Batılıların Kobanê ilgisine ifrit olan Aktay, atarlı bir edayla Batılılara Kobanê’de yaşanılanın bir trajedi olmadığını, hepi topu bin kişinin öldüğü ifadesiyle kanıtlamaya çalıştı. Daha sonra vitesi yükselterek Kobanê vesilesiyle soluğu sokakta alan Kürdistanlılara köşesinde "HDP’lilerin Kobanê’yi sahiplenme biçiminde sapıkça bir taraf var" diyerek Kürtlere hakaret yarışında açık ara öne geçti. Kürtlerin ne tür bir sapıklık sergilediğine dair Freud’tan M. de Sade hattına kuramsal bir döktürmeyle bizi tenvir etmesini nafile bekleyip durduk. Aktay’ın ifadesi belli ki bir lapsus, hem de konvansiyonel bir tahkir sıfatı olarak "yeni ırkçılık"la bağlantılı bir lapsus.
Kobanê olayları vesilesiyle pek çok iktidar parabolü "terörden vandalizme" küfür kütüphanesinin içinden konuştuğu halde hiçbirisinin ağzından "sapıkça" ifadesinin çıkmadığını hatırlamak lazım. Bu türden imaları şimdilerde Adnan Oktar, DAİŞ ve arada bir Türk Solu dergisi gibi ultra-faşist kesimler yapıyor. Aktay’ın bu kesimlerle diskur akrabalıkları epey manidar. "Beden, Metin, Kimlik" üzerine doktora yapan yazarın böylesi pejoratif diskurlardan medet umması hayra alamet değil. Aslında Aktay’ın, beraber ıslandığı ustasının izinden gittiği iddia edilebilir pekala. Ustasının da vaktiyle Kürtlere "ölü sevici" dediği de vaki.
"Beden, Metin, Kimlik" demişken Agamben’in "demokrasi ve totalitarizm" bahsindeki tespitlerini Aktay ve şürekasına hatırlatmak gerek. "Beden, Metin, Arşiv" hattından ilerleyip bu trioya "Egemen ve İstisna"yı dahil eden Agamben, demokrasi ile totalitarizm arasındaki içkin dayanışma düşüncesine dikkatimizi çekerken haksız değil. Hakikaten Aktay ve ustasının demokrasi ile totalitarizm arasındaki mesafeyi bilhassa son dört yılda "Beden", "Söylem" ve "Kimlik" hallerine biyo-siyaset bağlamında "iktidar" ve "istisna"yı dahil ederek epey kısalttığına son olay başta olmak üzere Gezi ve benzeri bir sürü vaka ve söylem şahit.
Bu durum bir açıdan aslında İslamcı entelektüelizmin tipik bir davranışı. Muhalif pozisyondayken özgürlükçü, iktidardayken devlete meftun haliyle fenafillah’a ermiş tasavvuf ehli gibiler. Halihazırda İslamcı entelektüelizm "kişilik suikastı gerçekleştiren mobil timler" ile "ideolojik poliklinik" olarak ikiye ayrılmakta. Yasin Aktay ideolojik poliklinikte görevli olduğu halde söz konusu Kürtler olunca kolaylıkla bir silahşöre dönüşmesi epey öğretici. Yine de Aktay’ın söylem ve davranışlarını yalnızca "organik aydın" lokasyonunda değerlendirmemek gerek. Zira kendisi aynı zamanda muktedir bir aygıtın parçası. Öfkesinin şehvetinde, dilinin şiddet ayarlarında yalnızca yönetemeyen bir muktedir asabiyeti yok, bunun bir tık ötesine geçerek açık bir devşirme hıncı ile hareket ettiğini görmek lazım. Yönetemeyen muktedir asabiyeti ile harlanmış devşirme hıncı denince Kürtlerin aklına kendilerini dar ağaçlarına gönderen Süleyman Nazif geliyor. Aktay da belli ki bu yolun yolcusu.
Mamafih Aktay’ın yazılarındaki "hınç" geçen yüzyıldaki eğreti bir momenti getiriyor akla. Meşrutiyet ilanıyla başta Arap coğrafyası olmak üzere Kürdistan’daki ahalinin gayri Müslimlerle "eşit hukuk" ihtimalinden açık bir hınç patolojisi çıkardıkları yeterince biliniyor bugün. Eşit olma haline duyulan bu elit hıncın bir benzerinin Aktay’da tevarüs etmesi hayli enteresan. Bilhassa özerklik ihtimalinin gündeme gelip Kürtlerin tıpkı Türkler gibi eşit şekilde kendini yönetme ihtimali Aktay’ın hıncını bilemişe benziyor. Kürt hareketinin yönetme potansiyelini her daim sorun-sallaştırmasının altında yatan temel saik eşitlik korkusu belli ki. Kürtlerin kendilerini yönetemeyeceğine dair Aktay’ın bu kabulü sadece ona özgü de değil. Hayrettin Karaman’dan Ahmet Taşgetiren’e pek çok İslamcı entelijensiya biyolojik olarak Kürt karşıtlığından Kürtlerin kendilerini "biz" olmadan yönetemeyeceğine ya da en azından yönetmemesi gerektiğine dair kültüralist yeni ırkçılığa savrulmuş durumda. Hususen Aktay, KCK operasyonlarından başlayarak yazdıkları ve söyledikleriyle yeni ırkçılığın oditoryumunda sürpriz sanatçı olarak arzı endam etmesi enteresan.
Yasin Aktay vakası, Türkiye’de neden sosyoloji disiplininin sosyologtan öteye sosyal teorisyen yetiştiremediğini göstermesi bağlamında da ilginç. Aktay, Stratejik Düşünce Enstitüsü ve bu merkezde istihdam ettiği Kürtler eliyle düşünce ve sosyolojiyi devlet için işlevsel kılıp, Kürtleri nasıl kontrol altına alabileceğinin stratejik navigasyon teorilerini üretmekle mahir. Bu şekilde sosyoloji disiplinin artık Türkiye’de TOMA’dan sıkılmış su misali bir kitle bastırma aracı haline getirilmesi epey trajik.
Hülasa bahsettiğimiz, Şerif Mardin olmak için yola koyulan bir akademisyenin yolda Yılmaz Özdil’e dönüşmesinin öğretici bir hikayesi. Aktay şimdilerde ud icra eden bir siyasetçi. Siyaseti Ud olarak kabul edersek eğer öyle görünüyor ki, Aktay, Kürtleri siyaseten mızrap olarak kullanma peşinde. Bu şekilde mızrabın çıkardığı tını devletin hoşuna gidebilir elbette. Ama mızraptan çıkan bu atonal müziğin Kürtlerin kulağına, Wagner’in soykırım ile özdeşleşen müziğini hatırlattığını herkesin bilmesi lazım.