İnsan tarihsizleştirilmek isteniyor. Belleksiz bir toplum yaratılıyor böylelikle. Bellek denildi mi flaş bellek geliyor insanların aklına. Her kavram, her şey tarihsiz ve belleksiz. Toplumun temel işlevlerinden olan siyaset bile tarihten bihaber şekilde yapılmakta. Siyaset bilimi de tarihsiz… Siyaset teorisinin aynı zamanda bir tarih teorisi olması gerekir. Modern dünyada siyasetin ilkeleriyle tarih felsefesinin ilkeleri ayrı olarak değerlendirilmektedir ve bir konunun her iki alanın ilkelerinin bir araya geldiği bir düzlemde incelenmesi imkansız hale gelmektedir. Halbuki, Eflatun siyaset felsefesini kurduğunda bu iki alan bölünmez bir bütünlük içerisinde olduğu söylenir, ancak Eflatun’dan önceki süreçte de bunun izleri vardır. Siyaset felsefesini Eflatun’la başlatmak batı merkezli düşüncenin sonucudur.

İnsanlığın göbekli tepeden Neolitiğe, Sümer şehir devletine yaşadığı tarihte felsefesiz, teorisiz bir siyaset yaptığı ya da siyaset yapmadığını söylemek pek de gerçekçi değildir. Bugün siyaset biliminin bu batı merkezli bakış açısından kurtulacak bir yenilenmeye ihtiyacı vardır. Bununla birlikte tarih, toplum ve siyaseti bir bütünlük içinde kurmak gereklidir. Bu yeniden kurmanın temelinde pozitivizmi aşmak birincil önemdedir. Pozitivizm, doğa bilimlerindeki yaklaşımları tüm bilimlere uyarlamayı hedefler. Pozitivistlere göre gerçekliğin incelenmesi ancak tabii bilimlerin yöntemleriyle mümkündür, aksi takdirde varılan sonuç kesin bir yanılgıdır. Gerçek ancak gözlenebilendir. Doğada bir nesne vardır bir de özne. İnsan öznedir, doğa nesne, egemenler öznedir halk nesne, kadın nesnedir erkek özne. Parçalayarak anlatma gayretinde olan yöntemle hakikat parçalanmakta, saptırılmaktadır. Pozitivist yaklaşım bilimin saptırılmasıdır ve ne yazık ki mevcut durumda egemen bilim pozitivist bilimdir.
Bu pozitivist bakış açısı siyaset biliminde tüm sosyal bileşenler ve yapılarda bir emir -itaat ilişkisinin zorunlu olduğunu dile getirmektedirler. Aristoteles’in dile getirdiği insan sosyal bir canlı olduğu kadar siyasal bir canlıdır tespitindeki siyasallığı devletçi uygarlığın sonucu gelişen bir yetenek olarak ele almaktadırlar. Her şeyin devletle başlamış olduğunu savunmaktadırlar. Devletsiz bir siyaset düşünülmemektedir. Aslında sadece devletsiz bir siyaset değil, devletsiz hiçbir şeyin olmayacağı savunulmakta, kitleler buna inandırılmaya çalışılmaktadır. Devletsiz insan insan değildir fikri mevcut bilim dallarının temel özdeyişlerindendir.
Bu inandırma, mecbur kılma çalışmaları büyük bir zihniyet çalışmasıyla olmaktadır. Pek çok boyuttan insan, toplum egemenlerin isteklerini yerine getirecek forma gelmesi için büyük bir fikirsel saldırıyla karşı karşıyadır. Bu saldırının sonucu olarak egemenlerin, devletçi uygarlığın sundukları tek seçenek, tek doğru olarak kabul edilmektedir. Yıllar geçtikçe geliştirilen bu yanlış bilgiler tartışılmaz tabular haline gelmekte, kutsallık derecesine yükselmektedir.
Bu yazıda modern çağın en popüler kurumlarından birini ele alacağız. Mevcut sistemin temel yürütücü kurumlarından biri olan Siyasal partiyi doğru tanımlamak, tarihini bilmek önemli olmakla birlikte mevcut durumda yaşadığı tıkanmaları da açımlayabilmek önemlidir. Bu tanımlamayı yaparken bazı yazarların söyledikleriyle karşılaştırma yapmayı, eksik taraflarını tamamlamayı esas alacağız.

Siyasal partinin tanımı

Prof.Dr. Ergun Özbudun partileri “halkın desteğini sağlamak suretiyle devlet mekanizmasının kontrolünü ele geçirmeye veya sürdürmeye çalışan, sürekli ve istikrarlı bir örgüte sahip siyasal topluluklar” olarak tanımlar. İrlandalı siyasetçi-yazar Edmund Burke’e göre parti, üyelerinin hepsinin hem fikir olduğu bazı ilkeler çerçevesinde ortak gayretleriyle milli çıkarları geliştirmeye çalışan bir grup insandan oluşur. İtalyan siyaset bilimci Giovanni Sartori’ye göre partiler seçimlerde kendilerini diğerlerden ayıran bir etikete sahip olan, kamu görevlerine seçimler yoluyla eleman yerleştirmeye muktedir politik gruplardır. Siyasi partilerin halkı toplum sorunları karşısında bilinçlenme amacını taşıdığı söylenir, toplumdan gelen istek, dilek ve beklentilerin de siyasi kararların alındığı merkezlere iletilmesinde de rollünün olduğu savunulur. Siyasal ve toplumsal konulardan alınacak ve alınan kararlara toplumsal katmanların katılmak istedikleri ve böylece yönetenlerin kontrol edilmesi ve denetlenmesi gereken her yerde ve her aşamada rol sahibi olma amacını taşıdığı da ifade edilir.
La Palombara ve Weiner’in siyasal parti tanımlaması, açıklığı, genelliğinden dolayı siyasal araştırmalarda kullanılma kolaylığı bakımından en çok başvurulan tanımlamalardan biridir. Bu düşünürler partileri dört ölçüt kullanarak tanımlamaktadırlar:
* Birinci ölçüt, partinin sürekliliğidir. Partinin süresi, yöneticilerin başta bulundukları zamanı aşmalıdır.
* İkinci ölçüt, partinin bölgesel örgütünün varlığı olmaktadır. Bölgesel örgütler sürekli olmalı ve parti sorunuyla, çeşitli ve düzenli ilişkilerini sürdürmelidir.
* Üçüncü ölçüt, partinin yöneticileri; iktidara etki yapmak değil, yalnız ya da başka liderlerle de işbirliği ederek iktidarı ele geçirmek amacını gütmelidir.
* Dördüncü ölçüt, parti seçimler ya da başka yollarla halkın desteğini aramayı ilke edinmelidir.
1850’de ABD dışında hiçbir ülkede bugünkü anlamda partiler bulunmamaktadır. Buna karşın buralarda (Amerika dışında yer alan Batı Avrupa ülkelerinde), fikir akımları, halk klüpleri, felsefi dernekler ve parlamento grupları bulunmaktadır.
1850’lerden sonraki dönemde yüzyıl gibi bir süre içerisinde bütün sistemlerde faaliyet gösterir duruma gelmişler ve aynı zamanda bu sistemlerin devlet yönetimi mekanizmasının ana çarkını oluşturmuşlardır. Bu kadar kısa bir zaman sürecinde dünyanın büyük kesiminde partisiz sistemden, bir parti ya da partiler rejimine geçilmiş olması düşünürler tarafından inceleme konusu yapılmaktadır.
Modern partilerin doğuşunda rol oynayan etkenler nelerdir? sorusuna yanıt aranmaktadır. Partilerin doğuşunu açıklayan çeşitli görüşleri üç ana eksende tartışılmaktadır. Bunların ilki Maurice Duverger’in temsilcisi olduğu, parlamentolar ve partilerin doğuşu arasındaki ilişki üzerinde yoğunlaşan kurumsal teori, ikincisi tarihsel krizler üzerinden partilerin doğuşunu açıklamaya çalışan kriz (tarihsel durum) teorisi, üçüncüsü ise sosyo-ekonomik gelişme ile partilerin doğuşu arasında paralellik üzerine vurgu yapan modernleşmeci teoridir. Bu üç teori de siyasi partinin çıkış koşullarını farklı pencerelerden bakarak ele alırlar. Kurumsal teori parlamentonun çıkışıyla başlatırken, kriz teorisini esas alanlar tarihsel süreç içerisinde yaşanan meşruluk krizi, bütünleşme krizi ve katılma krizi gibi krizler sonucunda açığa çıktıklarını savunurlar. Bir diğer teori ise sanayileşme, kentleşme, ulaşım ve haberleşmenin yaygınlaşmış olduğu, okur-yazar oranın yüksek düzeylerde seyrettiği, kişi başına gelirin yukarı seviyelerde olduğu, laik bir kültürün var olduğu, bir anlamda “modernleşmesini” gerçekleştirmiş olan ülkelerde sosyal grupların siyasal planda örgütlenerek iktidara ağırlıklarını koyma çabaları olarak değerlendiren modernleşme teorisi vardır.

Partiler vazgeçilmez mi?

Partilerin tanım ve kuruluşları konusunda belirtilen tüm bu teorilerin gerçeği anlatma konusunda bir katkıları olmakla birlikte pozitivizmin etkilerini taşımaktadırlar ve yeterli değildirler.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan modern partilerin rolünü önceki çağlarda bilge kişiler, rahipler, dinsel mezhepler oynardı der. Bu yönüyle pek çok yazarın söylediğinin aksine gizli ya da açık, çağlar boyunca partiler hep var olagelmiştir. Bahsedilen tanım ve görevleri çeşitli kurumsal yapılanmalarla yerine getirmişlerdir. Hatta Kürt Halk Önderi Öcalan, “Herhangi bir toplumsal soruna müdahale etmek, dışta ve içte yönetimlere karşı koymak için bireysel güç yetmeyince, parti gücüne başvurmak en rasyonel yoldur. Her karşı koyuşun bir partisi vardır” der. Modernite döneminde bu tarihsel gelenekler yeni biçimlere evrilmişler, adım adım günümüzdeki parti anlamına kavuşmuşlardır. Dinler ve dinlerdeki mezhepler ve tarikatlar bile çıkışta parti rolünü oynamaktadır. İdeolojik, politik ve ahlaki olarak kendilerini hangi kimlikle adlandırırlarsa adlandırsınlar sonuçta birer partidirler.
Partiler dayandıkları veya hedefledikleri toplumsal kesimleri görünür kılmak, temsil etmek, hak sahibi yapmak, yeniden ve daha çağdaş ölçülerde şekillendirmek gibi önemli roller oynarlar. Tüm bu gerekçeler parti gerçeğinin toplumlardaki rolünden kolay vazgeçilemeyeceğini kanıtlamaktadır. Gelişmek ve kendini savunmak isteyen bir toplum için partinin gereksizliğini savunmak kolay değildir. Bazen de aynı toplumsal işlev için birden fazla parti kurulur. Bu tür partiler de tutarlılığı ve rol oynayabilirliğiyle kendini kanıtlayan bir parti karşısında tasfiye olmaktan kurtulamazlar.
Partileri hem tanım hem de çıkış koşullarını ana hatlarıyla ortaya koyduk. Şimdi partiler ne durumdadır? Toplumun bakışı nasıldır?
Özcesi toplum siyaset ve siyasete dair her şeyden uzaklaşan, sevmeyen bir konumdadır. Bunda siyasal partinin devletçi sistemden etkilenmesinin, devletçi sistemin yaşamı bürokratik yönetime hapsetmek istemesinin payı büyüktür. Partilerin halen siyaset yapmanın tek yolu olarak dayatılmasının ya da seçimle sınırlı bir siyasete katılma sisteminin etkisi de büyüktür.

Medyanın önemi artmıştır

Değişen dünya koşullarında sorunların kamuoyuna ve devlet organlarına aktarılmasında parti örgütünün önemi azalmış bu işlev medya tarafından yerine getirilmeye başlanmıştır. Medya aynı zamanda kitlelere ulaşmada ve siyasette etkin bir hale gelmiştir. Partilerin yönetenlerle yönetilenler arasında iletişim kurma işlevi medya tarafından yerine getirilmeye başlanmıştır. Medya bir yönüyle siyasal parti kadar siyaset alanı haline gelmiştir.
Partiler farklılıkların ve kimliklerin dile getirilmesine ve özgürlüklerin sağlanmasına aracılık etme amacını taşırlar. Öte yandan farklılıkların veya kimliklerin doğrudan örgütlenme aracı rolünü üslenmeye çalışırlar. Amaçları bu yönlü olsa da bunları gerçekleştirmede siyasi partiler dar kalmaktadırlar. Teknolojik gelişmelerin geldiği düzeyde işlevsizleşmeye doğru gittiği de söylenebilir. Yeni gelişmeler ışığında artık pek çok şeyi partilerin bürokratik yapılanmaları olmadan da yapabilen topluma partiler nasıl cevap olacaktır? Partiler kendini nasıl örgütleyecektir?
Mevcut durumda Türkiye’de parti merkez örgütüne çok büyük yetkiler veren partiler yasası, demokrasinin en önemli unsurlarından biri olduğunu iddia eden partilerin kendilerinin özgürlükçülük ve katılımcılık önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır. Partilerin tabandan tavana değil de, tam tersi bir şekilde merkezden çevreye doğru örgütlenmesine yol açmaktadır ve dolayısıyla da yerelliğe ve katılımcılık ve özgürlüklere aykırı bir gelişme göstermektedir. Devlet bu yasayla mikro devletler yaratarak iktidarcılığı toplumun en küçük birimlerine bile ulaştırmak istemektedir. Bunda siyasal partiler kendi örgütlenmeleriyle bu yasayı boşa çıkarabilecekken devlete özenmekte, yasaların çizdiği çerçevede asıl işlevlerinden soyunmaktadırlar.
Toplumun temel ihtiyaçlarını karşıladığını söyleyen devletin aslında bu role sahip olmadığı, toplumun ihtiyaçlarının karşılanması, toplumun varlığını tanıması ve bunu geliştirmesine imkan vermesinde, özgürlükçü bir yapıya kavuşmasında siyasal partilerin rollerini görmeleri gerekmektedir. Bununla birlikte toplumun kendisini ifade ettiği ve kendi varlığının anlamı olarak gördüğü “kimlik” siyasette çok önemli bir yer tutmaktadır. Toplumsal kimliklerin korunması, geliştirilmesi ve örgütlenmesi konusunda siyasi partiler fikirsel ve örgütsel yetersizlikler yaşamaktadırlar. DEVAM EDECEK



ERDAL CEYLAN