• Körfez ülkeleri ile İran‘a bağlı Şii güçler arasında topyekûn bir savaş, artık büyük bir ihtimal haline geldi. Irak ise bunun çok yoğun yaşanacağı bir bölge görüntüsü veriyor.

CAFER TAR

2013 yılında kurulan bir örgüt olan DAİŞ‘in herkesi şok eden bir hızda büyümesi insanlarda çok önemli kaygıların oluşmasına neden olmuştu. Kimileri DAİŞ‘i adeta “laboratuvarda üretilmiş bir proje”, kimileri ise “Ortadoğu’ya yapılan ABD müdahaleleri ve ona karşı gelişen toplumsal bir tepki” olarak değerlendirdi. Nereden bakarsanız bakın DAİŞ gerçeğinin gerisinde kimi istihbarat servislerinin ortak müdahalesinin olduğu kesin gibidir, çünkü DAİŞ sonrası bütün Ortadoğu‘daki dengeler tamamen değişti.

ABD'nin Irak'a müdahalesi sonrası geçmişte birbirlerine karşı mücadele etmiş radikal İslamcılar ile seküler askerlerin aynı örgüt içerisinde birlikte olmalarının önünü açmıştır. Özellikle Suriye iç savaşının ilk yıllarında rejim muhaliflerine gönderilen silahların El Nusra ve DAİŞ'e gittiğinin, ABD ve diğer Batılı devletlerin istihbarat servislerinin gözünden kaçması düşünülemez. Biliyorum, biraz fazla komplo teorisi olacak ama pratik olarak aslında bugün Suriye'de inşa edilen El Nusra iktidarı, o günlerden tasarlanmış gibi gözüküyor. 

Bölgesel gericilik, Irak‘a müdahale sonrası yeniden organize edilmiş; sanki radikal İslam‘a karşı mücadele ediyormuş gibi gözüken ABD ve İngiltere, radikal İslam’a Suriye ve Afganistan‘da yeniden iş başı yaptırmış. Bununla da yetinmemiş Saddam döneminin deneyimli askeri kadrolarının başına sarık bağlatarak radikal İslamcıların yanına yerleştirmiştir. Muhtemelen Suriye‘de de benzer bir durum yaşanıyor. Eski rejimin deneyimli kadroları şimdi başlarında sarık El Şara iktidarına hizmet ediyor.

Suriye‘de patlak veren iç savaş üzerinden silahlandırılan bölge, asıl patlamayı Irak‘ta yaptı. DAİŞ, başta Musul olmak üzere Irak‘ta birçok önemli şehri ele geçirdi ve Bağdat‘a doğru yürüyüşe geçmişti. Bunun üzerine Irak’taki en yüksek dini otorite olan Ayetullah Ali-el Sistani, yükselen DAİŞ tehdidine karşı Haziran 2014'te bir “Cihat Fetvası” yayımladı. Bunun üzerine birçok Şii grup birleşerek Haşdi Şabi‘yi oluşturdu. Çok kısa bir süre sonra Haşdi Şabi, Irak içinde önemi bir askeri ve toplumsal güce dönüştü. 2016'ya gelindiğinde ise Irak Parlementosu Haşdi Şabi‘yi başbakanlığa bağlı yasal bir güvenlik gücü olarak kabul eden bir tasarıyı onayladı. Haşdi Şabi, yimdi kendi bütçesi, kendi komuta kademesi, kendine özgü ideolojik yaklaşımı olan önemli bir güç haline geldi.

Bölgede İran etkisini ortadan kaldırmayı veya en azından azaltmayı esas alan bir gücün Haşdi Şabi‘nin varlığını görmemezlikten gelmesi düşünülemez. Bu açıdan bakıldığında Haşdi Şabi, hem İran hem de İran‘ın düşmanları için önemli bir güçtür. İran‘ın “Direniş Ekseni” olarak tanımladığı İran sınırından başlayıp Irak, Suriye ve Lübnan‘ı içine alan kara koridoru, Haşdi Şabi olmadan kurulamaz. Söz konusu koridorun bir tarafında Hizbullah, diğer tarafında ise Haşdi Şabi var.

Haşdi Şabi, sadece askeri bir organizasyon değil, aynı zamanda politik bir güçtür. Haşdi Şabi bünyesi içerisinde yer alan gruplar, seçimlere katılarak parlamentoda ve hükümette güçlü bakanlıklar elde etti. Bu durum, bölgesel siyasette İran‘a büyük avantajlar sağladı. Her şeyden önce Haşdi Şabi‘nin varlığı, Irak hükümetinin İran aleyhine bir tutum almasını ve Irak‘ta Suudi Arabistan yanlısı bir hükümetin oluşmasını engellemektedir. Ayrıca Haşdi Şabi‘nin en güçlü bileşenlerinin doğrudan dini ve siyasi olarak İran‘ın dini liderliğine bağlı olduğunun altını çizmekte fayda var. 

Bölgede uzunca bir süre çatışmanın ilk elden muhatabı olan güçler, kendileri doğrudan sahaya inmeden vekilleri üzerinden birbirleri ile çatışıyordu fakat ABD‘nin bizzat kendisinin İran‘a yönelik saldırılar düzenlemesi ve şimdi Suudi Arabistan‘ın da ABD ile birlikte katılması, bu durumu değiştirdi. Bundan sonra devletler arası topyekûn bir savaşın Ortadoğu‘da artık her zamankinden daha fazla mümkün olduğunun altını çizmekte fayda var. 

Suudi Arabistan, Haşdi Şabi‘ye saldırılarını sadece kendi sınır bölgesiyle sınırlı tutmadı; Irak sahasının tamamında Haşdi Şabi‘nin bütün önemli karargahlarını hedef aldı. Bir yandan Hürmüz Boğazı’nı kapatan İran, diğer yandan Irak‘ta Haşdi Şabi gibi kendine bağlı güçleri aktifleştirerek petrol sevkiyatını oldukça zor hale getirmek istiyor. Buna karşılık Hürmüz Boğazı’nda yapabilecekleri çok sınırlı olan İran karşıtı güçler, Irak‘ta askeri operasyonlar yaptı. 

Haşdi Şabi‘nin Irak devletine bağlı bir güç olduğunu düşünürseniz; bu saldırıları bir örgüte değil, doğrudan Irak devletine yönelik bir saldırı olarak değerlendirmek gerekir. Bu durum, Haşdi Şabi‘ye toplum nezdinde geniş bir propaganda alanı açıyor. Bütün bu saldırıların Haşdi Şabi‘yi zayıflatacağı ise çok kuşkuludur; aksine bu türden saldırılar, Haşdi Şabi‘yi Irak halkında var olan Batı karşıtlığının en önemli merkezi haline getirecektir. 

Haşdi Şabi‘nin vurulması, başlangıçta ABD-İsrail ikilisi ile İran arasında olan savaşın genişleyerek bütün bölgeye yayılma ihtimalini oldukça artırıyor. Bölgede Sünni Körfez ülkeleri ile İran‘a bağlı Şii güçler arasında topyekûn bir savaş, artık her zamankinden daha büyük bir ihtimal haline geldi. Irak ise bunun çok yoğun yaşanacağı bir bölge görüntüsü veriyor. Muhtemelen Irak‘ta ve Kızıl Deniz‘de ABD hedeflerine, enerji hatlarına ve ticaret gemilerine yönelik Haşdi Şabi kaynaklı saldırılar artacaktır. 

Bir süredir Ortadoğu, diplomasinin hiçbir karşılığının kalmadığı, sadece askeri gücün belirleyici olduğu karanlık bir döneme doğru hızla yol alıyor. Gazze ve bütün Suriye sahasında yaşananlar, Filistin halkının onlarca yıldır yaşadığı trajediler, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yeni bir stratejik tercih yapmasına neden olmuştur. Kürt Halk Önderi, Kürdistan‘ın küresel güçlerin elinde bir savaş alanına dönüşmesini ve Kürtlerin tamamen ülkelerinden koparılmış bir diaspora halkına dönüşmesini engellemek istemiştir. Ülkesini ve halkını seven herkes, bu süreci desteklemelidir. Günümüzün en devrimci tutumu, bütün Ortadoğu‘yu bir yangın yerine çevirecek bölgesel bir savaşın önlenmesidir.