CİHAN DENİZ

Türkiye’de faşizmin asıl derdi Kürtler ile olsa da, Yeşil ve Beyaz Türk faşizmleri arasında kurulan ittifakın hedef tahtasında sadece Kürtler yoktur. Kadınlar, gençler, emekçiler ve bir bütün olarak toplum içindeki her türlü farklılık, çeşitlilik, muhalif düşünce faşizmin hedefindedir. Dertleri, Kürtlere reva gördüklerini aslında tüm Türkiye’de kendilerine muhalif olanlar üzerinde uygulamaktır.

Korona salgını karşısında iktidarın geliştirdiği tüm refleksler, aslında nasıl bir siyasi düzen istediklerini tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. İktidar, salgını fırsata çevirerek, her şeyin merkezden belirlendiği, yerele söz ve yetkinin tanınmadığı ceberut bir devlet anlayışını iyice yerleştirmenin derdindedir. Kürdistan’da kayyum uygulamasıyla yerel siyaseti tasfiye ederek tüm söz ve yetkiyi seçilmişlerden alıp atanmış vali ve kaymakamlara verdikleri “düzeni” salgınla ile mücadele adı altında tüm Türkiye’de kurumsallaştırmanın peşindeler. Özcesi sözde vesayetçiliğe karşı olduğunu her fırsatta iddia eden bu iktidar, seçilmiş belediye başkanlarını vali ve kaymakamların vesayeti altına almak ve bu şekilde geçmiştekini de fersah fersah aşan yeni bir merkezi vesayetçilik kurma amacındadır.

İktidarın ilk önce İstanbul ve Ankara Büyük Şehir Belediyelerinin salgınla mücadele için bağış toplaması ve daha sona Mersin Büyük Şehir Belediyesinin salgın sırasında halka bedava ekmek dağıtması karşısında gösterdiği tavır ve iktidar sözcüleri tarafından yapılan açıklamalar tam da bu amacın bir dışa vurumudur.

İktidarın salgın karşındakinden kat be kat hızlı gösterdiği reflekslerini hatırlayalım. İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyelerinin bağış toplaması derhal İçişleri Bakanlığı genelgesi ile yasaklanmış ve bu genelgeye dayanılarak belediyeye ait hesaplarda toplanan milyonlarca lira bloke edilmişti. Daha sonra iki belediye başkanı hakkında İçişleri Bakanlığı tarafından soruşturma açılmıştı. Mersin Büyük Şehir Belediyesinin halka bedava ekmek dağıtması ise yine İçişleri Bakanlığı genelgesi ile yasaklanmıştı.

İktidar kanadından yapılan açıklamalar bu engellemelerin ardında yatan zihniyeti ortaya koymaktadır. İçişleri Bakanı Ankara ve İstanbul belediyelerinin anayasadan aldıkları bir hakla bağış toplaması karşısında "Devlet, vali izin vermeden banka numaraları açıklayıp 'Ben yardım topluyorum' derseniz başka devlet oluşturmak istiyorsunuzdur" demişti. İktidar sözcülerinden Mahir Ünal da aynı çizgide giderek muhalif belediyelerin faaliyetlerinin devletteki karşılığının paralel yapı olduğunu söylemişti. Cumhurbaşkanı’na göre de muhalif belediyelerin kendi inisiyatifleriyle attıkları her adım devlet içinde devlet olma anlamına gelmektedir. Erdoğan en son geçen gün yaptığı açıklamada ise “Bu tür teşebbüsler geçmişte Fetö ve PKK gibi örgütler tarafından denenmiştir” diyerek kendince bu eylemleri suç gibi gösterip, adeta gelecekte bu belediyelere dönük yapılacak operasyonların işaretini vermiştir.

Tüm bunlar, halkın oylarıyla seçilmiş muhalif bir belediyenin bağış toplamasına, halka bedava ekmek dağıtmasına bile tahammül edemeyen, bunları adeta bir suç gibi gören bu iktidarın derdinin salgınla etkili bir mücadele yürütmek değil ama 31 Mart seçimleri sonrasında yerelde yaşadığı güç kaybını telafi ederek tüm gücü ve yetkiyi elinde toplama olduğunu göstermektedir. Diğer bir ifade ile tüm bunlar iktidarın halkın ne şekilde olursa olsun kendi çizdiği sınırlar ve kendi belirlediği araçlar dışında kendi sorunlarının çözümü için bir özne olmasına karşısındaki tahammülsüzlüğünü ortaya koymaktadır.

İktidarın bu merkeziyetçi ve vesayetçi yönelimi karşısında barış ve demokrasi mücadelesi veren tüm kesimlerin korkusuzca ve açık bir şekilde yeniden “demokratik özerklik” tartışmasını açması gerekmektedir. Dün demokratik siyaset olarak “demokratik özerkliğin” ne olduğu ve ne olmadığı halklara yeterince iyi anlatamamıştık ve iktidarın bu kavramı kriminalize etmesinin önüne geçmeyi başaramamıştık ama bugün bunların hepsini başarabiliriz.

Demokratik özerklik, Kürtlerin kendi statüleri için verdikleri özgürlük mücadelesi içinde sadece kendi özgürlükleri için değil tüm bölge coğrafyasında yaşan halklar için devlete gerek duymadan barış içinde ve özgürce yaşama projesi olarak gündeme gelmişti. Demokratik özerklik, en özcesi merkezi devlet iktidarı karşısında halkların yerelde kendi kendilerini yönetmesi, kendi sorunlarının çözümünde özne haline gelmesiydi. Ve bu, sadece Kürtlerin kendi için istedikleri bir proje değildi; tüm Türkiye’de halkların kendi özgünlükleri ve ihtiyaçları doğrultusunda yerel yönetimlerin güçlendirilmesi projesiydi.

Bugün Batı’da iktidarın belediyeleri hiçe sayan siyasetinden şikayetçi olanların büyük kısmı o gün demokratik özerkliği tüm ülkenin demokratikleşmesini amaçlayan bir proje olarak değil ama ülkeyi bölünmeye götürecek bir proje olarak görmüştü.

Tarih, demokratik özerkliği bölünme değil ama halkları barış içinde ve özgürce bir arada yaşamasının bir yolu olarak görenleri haklı çıkartmıştır. İlk önce a kayyum siyaseti ile Kürdistan’da yerel demokrasiyi ortadan kaldıran ve bugün de Batı’da aynı şeyi amaçlayan iktidarın tüm coğrafyayı nasıl bir yere getirdiği ortadadır. Bundan çıkışın yolu ise bir kez daha yerel demokrasileri güçlendirmek, halkı kendi sorunlarının çözümünün öznesi haline getirmektir yani demokratik özerkliktir.