Doktorlar, böbrekten mesaneye doğru uzanan damarda bir şişme, genelişleme tesbit ettiler. Meselenin halli için de, iki yol önerdiler: Ameliyat ya da stent takma.

“Benim yerimde olsanız?“ diye sorduğumda, “stent" cevabını verince, “tamam" dedim. “Ben de bu şıkı tercih ediyorum."

Kimseye, yakın çevredeki bir halkanın dışında kimseye duyurmadan, hazırlanmaya başladım. Kimseye haber vermedim. Çünkü, yakın dost ve sevenler tedirgin olmasın, bunca sorun varken, görevmiş gibi kimse “hatır sorma" telaşına düşmesin, rahatsız olmasın istedim.

İlişkiler ağı gereği ve eşyanın tabiyatına uygun olarak, gazetelerde editörler, yazarların başlıca sırdaşıdırlar. Bu bir gerçek. Ama buna rağmen, editörüm Cemal Turan’a bile bahsetmedim. Tek bildiği, 6 Ekim 2018 tarihinde yayımlanan yazının altına düştüğüm, “bir hafta yokum" notundan ibaretti.

Cemal Turan da, nezaketinden olacak, soru da sormadı.

Proğrama göre, ön hazırlıklar için, 8 Ekim’de hastaneye yatacaktım. Ertesi gün müdahale sorun halledilecek, bir gün sonra çıkacaktım. Haftanın kalan günlerinde de tembellik edecektim.

Fakat, “bazı hallerde, hastaneye sağlam giren hasta çıkıyor" sözünü yadsımış, hesap dışı bıraktığım ihtimal başıma gelmişti. Operasyon sırasında, çok fazla olağandan fazla kan kaybetmiş, halsiz düşmüştüm. Verilen antibiyotikler de, diğer organları tahripkar şekilde etkilemiş, asıl sorun tali dereceye düşmüştü.

Geceler artık, sonsuz uzundu. Uyku anları, yarı uyanıklık sarmalında kısacık. Hastanede iki hafta böyle geçti. Çıkalı bir haftayı geçti. Kaybettiğim gücü toparlamaya, tahribatların etkilerini yok etmeye çalışıyorum.

Yeniden merhaba dostlar!...

***

Bu arada, yazıya kaldığımız yerden devam edeceğiz. Çünkü yazı, bizim gibiler sadece iş değil, aynı zamanda yaşama biçimdir. Hayatın anlamı…

Bazı dostlar, yazıların uzunluğunu ima edip duruyorlardı. Yeni başlangıçta, bu istekler doğrultusunda yazıları daha kısa tutacağız.

***

Bizim, “karabasanlı" günlerin ahvale gelince: Türk tipi Faşizm cephesinde değişen bir şey yoktu. Kürt düşmanlığı sarmalında ırkçılık, sınır tanımıyordu. Yalan ve talan yan yana koşuyor, Merkel ve Fransız Macron’u da dolandırıp Kürt düşmanlığında istihdam amacıyla İstanbul’da dörtlü zirve toplanıyordu. Erdoğan burada, konuklarına karşı öldürdüğü insan sayısıyla övünüyordu.

Kanlı geçitte, insanlık da Erdoğan’dan soruluyordu. Mesela karakollara, kışlalara girdikten sonra bir daha haber alınmayanların anneleri, susturmak için üstlerine köpekler salarak, polis eliyle yerlerde sürükleyip tekmeleyerek tutukluyordu. TC gazeteci, yazar cehennemiydi. Ama Erdoğan, Suudi Arabistan Konsolosluğunda kaybolun, Cemal Kaşıkçı adına, dörtlü zirvede adalet savaşçasıydı.

Yani yalan, dolan, talan, cinayet ve zindan cehenneminde değişen bir şey yoktu. Acılan olan, Merkel ve Macron’un bu cehennemin sofralarında ağırlanmasıydı…