Önce zindanların, sonrasındaysa Ortadoğu ve Avrupa’nın birer büyük saha haline gelişi, süreç içerisinde mücadeleyle yaratıldı. Dağ (gerilla savaşı) alanı da buna eklenince, ortaya daha geniş bir örgütsel yayılma çıktı.

PKK tarihini bu temel sahalardaki mücadelenin gelişim seyri belirler. Fakat öncelikler bakımından çok ayrıştırılamasa da, 80’li yıllara ağırlığını koyan zindan alanları oldu. 1984’teki 15 Ağustos silahlı mücadele atılımı ile gerilla alanları öne çıktı. Parti tarihimizde de günümüze kadar konumunu, öncülüğünü korudu.
80’li yılların başlangıcında zindan alanlarının mücadeledeki belirleyici rolü, orada yaşanan direniş gerçekliği ile ilgilidir. M. Hayri Durmuş, Mazlum Doğan, Kemal Pir gibi PKK Merkez Komitesi üyesi arkadaşların da içinde bulunduğu yaklaşık dört bin PKK kadrosu ve sempatizanı tutuklandı. Bu, örgüt yapısının yüzde 90’nının cezaevlerine düşmesi anlamına geliyordu. Yurtdışında başkan Apo ve bir grup arkadaş dışında kimse kalmamıştı. Kalanlar da dağılıp gitmişti.
O dönemlerde Türk devletinin temel yaklaşımı özetle şöyledir: Kürt uyanışı, cezaevlerindeki öncü kadrolar şahsında bitirilecektir. Ne pahasına olursa olsun, bunun gerçekleşmesi gerekiyordu. Doğrusu, devlet için bundan daha iyi bir fırsat da olamazdı.
Bizim açımızdan ise, Kürt halkı, binlerce yıllık tarihi içinde ilk kez modern bir örgütlenmeye kavuşmuş; güçlü, inançlı, umutlu bir öncülüğe sahip olmuştu. Tarihimizi az çok biliyorduk. Tarihimizin bellek kısmı bizim kuşağa aktarılmış, açığa çıkmıştı bir kez.
Ahım-şahım bir Kürt tarihi yoktu. Bilinen isyanlar yenilgi ile sonuçlanmıştı. Sonuçta halkımızın özgürlük talepleri kanla bastırılmıştı. Bizim için ise iki yol vardı: Ya yabancı egemenliklerle dolu kölece yaşamı kabullenecektik -ki bu onursuzluk olurdu-; ya da karşı duracak, kabul etmeyecektik. Biz ikinci yolu, yani kabullenmemeyi, direnmeyi esas aldık. Ama bu nasıl olacaktı!?
Üzerine ölü toprağı atılmış, mezarı bile hazırlanmış bir halkı nasıl uyandıracaktık? Çelikten, disiplinli bir parti olmaksızın bunu gerçekleştirmemiz mümkün değildi. Parti bilincimiz fazla olmasa da PKK’nin kuruluşunu büyük bir sevinçle karşılamıştık. Dünya artık gözümüzde toz pembeydi. Çünkü biz şuna inanmıştık: Parti her şeydir. PKK bir umut hareketidir!
Bu umut, mutlaka, bitmemeliydi. Ama hiçbir imkanımız yoktu. Ne yaratıldıysa ellerimizle, kanımızla terimizle yaratıldı. Bitmez tükenmez bir enerji içinde, büyük bir inanç, bağlılık ve coşku içinde Kürdistan’ın özgürlüğü amacına kilitlenmiştik.
Yaşama dair başka ne varsa umrumuzda değildi. Başka tek bir alan bile bizi çekmiyordu. Halk bizi çok garip buluyor; ama ilgiyle izliyordu. Yaşam duruşumuz onlara güven veriyordu. Çok kısa sürede büyüme gerçekleşti. 1979’un sonuna gelindiğinde, Kuzey Kürdistan’ın bütün şehirleri ve kısmen köyleri PKK’nin denetimine geçmiş bulunuyordu.
Çalışma tarzı, duruşumuz, coşkumuz, kararlılığımız tamdı. Fakat düşman gerçekliğini henüz tam olarak bilince çıkarmamıştık. 1980’lere doğru, Parti Merkez Komitesi yazılı ve sözlü uyarılarla, “yer altına çekilin veya kırsala çıkın” diyordu. Ne yazık ki yerel komiteler bu talimat ve uyarıları ciddiye almadı. Amatör ve açık çalışma tarzında devam etti. Böyle olunca da bir gecede veya bir operasyonda onlarca, yüzlerce arkadaş yakalanıyor ve tutuklanıyordu.
Zindan direnişçiliğinin başlangıcı böyledir. Ama zindan direnişçiliğinin asıl tarihi, orada yaşananlarla ilgilidir. Sorun işkencelere karşı vücut direngenliği ile durmak da değildi. Bize açıkça söylenen şunlardı: “Kürt davasını unutacaksınız!”, “Pişmanlık duyacaksınız!”, “Örgütsel itiraflarda bulunacaksınız!” Yoksa hepimiz tek tek öldürülecektik. Kimse cezaevlerinden sağ çıkmayı düşünmüyordu. Fakat düşmanın da görmediği bir husus vardı. PKK’yi de bir önceki Kürt isyanlarına benzetiyor, bitirileceğinden emin bir tavır içerisine giriyordu. Bu konuda çok rahatlardı. İşte bu da onların yanılgısıydı.
Belleğimizde bir tek fikir dönüp duruyordu: “PKK bir umut hareketidir; bu umut bitmemeli!” Sanki bu durum tarihimizin derinliklerinden gelmişti. Tam da o koşullarda açığa çıkmasının ise, bizim de o zamanlar çok anlayamadığımız nedenleri vardı. Düşman ağır işkencelere nasıl dayandığımızı anlamıyor; biz ise nasıl dayandığımızı bilmiyorduk. Sadece, bir bellek açığa çıkmıştı, geçmişimizden gelen. Onun da pek farkında değildik. Sonradan biraz anlaşıldı.
Peki, zindan direnişçiliği olmasaydı, PKK biter miydi? Hayır, öyle değil. Önderliğimiz dışarıda güvenlikli bir alandaydı. PKK yeniden yaratılabilirdi. Fakat bu kesinlikle zaman alacaktı. Ve mücadelenin bugünkü gibi gelişme şansı da olmayabilirdi.
Zindan direnişçiliği ve öncelikle de 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi, Kürt halkının baş aşağı giden kaderini değiştirmiştir. Bu kesinlikle böyledir. Neden? Çünkü 1981 yılında, yurtdışında PKK içindeki ilk örgütsel kriz yaşanıyordu. Ülkeye yeniden dönüş ve silahlı mücadeleyi başlatma konusunda kaygılı, ürkek yaklaşımlar vardı. Hatta karşı çıkanlar bile oluyordu. “Hakkari’ye adım atmak intihar anlamına gelir” diyenlerin (Çetin Güngör-Semir) tasfiyeciliği öncülüğünde, örgüt içi bir kriz doğuyordu. Semir’in anlayışında “Avrupa’ya gitmek, çalışmaları oradan yürütmek” vardı. Yani halka verilen sözler unutulmuş, bireysel yaşam arayışları başlamıştı. Ve o dönem Semir gibi düşünenlerin sayısı az da değildi.
İşte böylesi karanlık bir dönemde Agit (Mahsum Korkmaz) arkadaşın çıkışı süreci hızlandırıyor. Agit Önderliğimize, “Başkanım, cezaevinde arkadaşlar işkence altındalar. Ölüm orucunda şahadetler yaşanıyor. Biz neden halen duruyoruz?” diyor. 1984’teki 15 Ağustos silahlı mücadele hamlesi biraz da böyle gelişiyor.
Zindan direnişçiliğini gerilla savaşının başlangıcını yaratan temel bir dayanak alanı olarak düşünürsek, bir halkın, bir partinin yaratılmasında ve bugünlere gelinmesinde nasıl bir rol oynadığı daha iyi anlaşılır. Zindan direnişçiliğinin PKK tarihindeki rolü bununla da sınırlı değildir. PKK bir öncülük hareketidir. İdeolojik-siyasal-örgütsel yapılanması, bu öncülük üzerine şekillenir. Onun ideolojik özü, idealleri, amaçları, öncülüğün karakteri ile ilgilidir. Zindan direnişçiliği bunu öne çıkarmış ve bir bütün olarak PKK tarihine mal etmiştir. Bu karakterin başında sorumluluk, her koşul altında temsil yeteneği ve çabası vardır. Bu da zamanla PKK’de fedai tarzda bir savaşın gelişimine yol açmıştır.
Söze bağlılık nedir? Ne anlama geliyor bu? İşte bunu zindan direnişi öğretiyor. Özgürlüğün, bedeli ne olursa olsun, mutlaka, hiçbir tereddüte, bireysel kaygıya düşmeden karşılanması gerektiğini gösteren ve bunu da bir yaşam tarzına dönüştüren, zindan direnişçiliğinin kendisidir. Başarı ve zaferden başka hiçbir düşüncesi olmayan PKK öncülüğünün bu anlayışı günümüze kadar korumasının da yine zindan direnişçiliği ile ilgili bir yönü vardır. PKK’nin yenilmezliğinin altında yatan temel dayanak da işte buradadır.
Özcesi, PKK’nin direniş ve savaş çizgisinin, HPG’de ve bugün Rojava’da YPG’de somutlaşan savaşçılığın kökleri zindan direnişçiliğine gider dayanır. Dikkat edilirse, özünde savunma savaşı vardır. Zindanda direnen öncülüğün de elinde hiçbir silah yoktu ve kimseye de saldırır konumda değildi. Ama bir saldırı olduğunda nasıl direnilmesi gerektiğini bu koşullar altında dahi gösterdi. Hem de ilkesel bir duruşla ve yenilmez bir ruhla yaptı bunu.
Yenilmez bir parti ve yenilmez bir ordu! İşte zindan direnişçiliğinin PKK tarihine kazandırdıkları...

İDRİS GÜZEL