
Kürt coğrafyasının maden ve diğer yer altı kaynakları açısından oldukça zengin olduğu binlerce yıl öncesine ait tarihi belge ve bulgularda bile ortaya konmaktadır. Nitekim bakır madeninin ilkin bu coğrafyada keşfedilip işlenmeye başlandığını Amed Çayönü (i.ö. 7300-6750) kalıntıları ispatlamaktadır. Bununla birlikte bakır ve kalay karışımından oluşan Tunç madeninin ilk defa Mezopotamya ve Anadolu’da bulunup işlendiği. Demir madeninin ise Mitanniler, Urartular ve Medler tarafından yaygın biçimde işlenerek kullanıldığı. Zengin maden kaynaklarını eline geçirmek için Sümerlerden başlayarak tüm devletçi uygarlık güçlerinin Kürtlerin ülkelerine sürekli saldırılar gerçekleştirdiği de yine tüm tarihi belge ve bulgularda ortaya konmaktadır.
Petrol
Kapitalist uygarlığın hegemon güçlerinin 19. Yüzyıldan itibaren Ortadoğu ve Kürt coğrafyasını işgal ederek kendi sistemlerine dahil etme girişimlerinde en büyük hedeflerinden biri bu coğrafyadaki çok büyük petrol, maden ve diğer yer altı rezervlerine el koymak olmuştur. Osmanlı mirası üzerine kurulan T.C. devleti, Avrupalı şirketlerin işlettiği yer altı zenginliklerini “millileştirmek” veya devletleştirmek konusundaki adımlarını daha 1927 yılında atmıştır. Daha önce yabancı şirketlerin 1930’lardan sonra ise TC’nin bu alanla ilgili kuruluşlarının yaptığı araştırmalar sonucunda Kürt coğrafyasının da başta petrol olmak üzere çok büyük yer altı zenginlikleri rezervlerine sahip olduğu ortaya çıkarılmıştır. Kürt direnişlerinin şiddetle bastırılması ve Kürtlerin yerlerinden yurtlarından göçertilmesi uygulamalarına paralel olarak o günkü verilere göre en önemli petrol ve maden yataklarının bulunduğu alanları devlet hemen ve çok sıkı biçimde kontrolüne almıştır. Örneğin Koçgiri (Sêwaz), Dêrsîm, Elezîz, Meledî, Erzirom gibi alanlar T.C. devletinin askeri ve idari olarak ilk önce ve sağlam biçimde kendisini tesis ettiği alanlardır.
Günümüzde, Türkiye genelinde çıkarılan petrolün tamamına yakını, Amed, Sêrt, Êlih ve Semsûr’da çıkarılmaktadır. Elezîz’de içinde bakır, çinko, altın, gümüş de bulunan cevher rezervi Türkiye sınırları içindeki en önemli yataklardandır. Mardîn Mazıdağı fosfat yatakları T.C. sınırları içindeki en büyük ve Dünya’daki sayılı fosfat kaynakları arasındadır. İller bazındaki verilerden de anlaşılacağı gibi Bölge genelinde hem tür ve hem de miktar olarak çok önemli yer altı zenginlikleri bulunmaktadır.
Yakın bir zamana kadar yer altı zenginlikleri konusunda devletin temel politikası, MTAMİGM, TPAO, Etibank gibi devlet kuruluşları eliyle çıkarılan maden, petrol ve diğer hammaddelerin doğrudan Kürt coğrafyası dışındaki en yakın ve “güvenlikli” illerde kurulan fabrikalara gönderilip oralarda işlenmesi veya hammadde halinde en yakın limanlara gönderilip ihraç edilmesiydi. Örneğin Sêwaz ve Meledî illeri sınırları içinde çıkarılan demir doğrudan Zonguldak Ereğli’deki demir çelik fabrikalarına gönderilmektedir. Erzirom, Elezîz ve Meledî illeri sınırları içinde çıkarılan kromun büyük kısmı İskenderun ve Mersin limanlarına gönderilip ihraç edilmektedir.
Maden, petrol, endüstriyel hammaddeler, jeotermal kaynaklar ve diğer yer altı zenginlikleri konusunda hayata geçirilen politikalar ve sonuçları:
Kıyım politikaları ve sonuçları
1- Bölge’de çıkarılan petrolün bir kısmı Êlih’teki (Batman) rafineride işlenirken, kalan kısmı İskenderun ve Mersin’deki rafinerilere gönderilip oralarda işlenmektedir. Madenler, inşaat malzemelerinin hammaddeleri ve diğer hammadde kaynaklarının ise Elezîz, Meledî, Şirnex gibi istisnalar dışında genel olarak Türkiye’deki endüstriyalist sanayinin geliştiği illerdeki fabrikalara gönderilip oralarda işlenmesi politikası devam etmektedir.
2- Kısmen Êlih, Gumgum ve Meledî hariç yer altı zenginliklerini çıkaran ocak ve işletmelerde çalışanların çoğu Bölge dışındaki illerden getirilmektedir. Örneğin Şirnex’teki Park elektrik şirketine ait termik santrali inşaatının işçileri Çin’den getirilmiştir.
3- Yukarıdaki her iki uygulamada da Bölge’deki yer altı zenginliklerinin çıkar götür ölçüsüne göre işletildiği ortadadır. Bu çerçevede yüksek miktarlarda yer altı zenginliklerinin çıkarıldığı Bölge’nin kalkındırılmaması, Kürtlerin görece istikrarlı ve statülü iş imkanlarından yararlandırılmaması politikası uygulanmaktadır.
4- Bölge’deki yer altı kaynakları ve zenginliklerinin değerlendirilmesi konusundaki politikalar halkın görüşleri alınmadan onun istemleri, çıkarları ve ihtiyaçları hilafına merkezi biçimde devlet ve özel sermaye güçleri tarafından belirlenmektedir.
5- Ocak ve diğer işletmeler, azami kar ölçüsüne göre çalışma yürüttüklerinden insanlığa, eko-sisteme ve Bölge halkına karşı herhangi bir sorumluluk kaygısıyla hareket etmemektedirler. Bu işletmeler, Devlet tarafından etkin biçimde denetlenmediğinden ve ayrıca toplum tarafından herhangi biçimde denetlenme koşulları olmadığından dolayı kullandıkları yöntemler ve teknolojiler hem faaliyet sürecinde ve hem de faaliyetleri sona erdiğinde doğa ve toplum sağlığı açısından geri dönülemez tahribatlara neden olmaktadır. Hava kirliliği, erozyon, toprak göçmesi, çölleşme, arazilerin bataklık hale gelmesi, tarihi ve kültürel mirasın tahribatı gibi birçok yıkım ortaya çıkmaktadır. Örneğin Şirnex’te faaliyet yürüten asfaltit işletmeleri, toplum ve doğa sağlığı açısından çok ciddi tehlike yaratmaktadır.
6- Neoliberal politikaların egemen hale getirilmesine bağlı olarak Türkiye’deki endüstriyalist merkezlerde yıllarca faaliyet yürüten ancak gelinen aşamada hem bulundukları alanlardaki halk tarafından istenmeyen ve hem de işletme maliyeti yüksek ve ciddi düzeyde çevre kirliliği yaratan fabrikalar ve tesislerin son yıllarda Kürt coğrafyasına taşınmasına çalışılmaktadır. Plastik, kimyasal maddeler ve gübre, boya, dericilik gibi dallarda üretim Bölgeye kaydırılmaya çalışılmaktadır. Bu yaklaşımla istihdam adı altında Kürtlerin çok az ücretler ve sosyal güvenceden yoksun biçimde ağır şartlar altında çalıştırılması, ekosistemin yıkıma uğratılması, kaynakların talan edilmesi ve böylece en ucuz ve zahmetsiz yoldan azami kar elde edilmesi planlanmaktadır. Örneğin Mardîn Mazıdağı fosfat yataklarının bu şekilde işletilmesi planlanmaktadır. Bu çerçevede Meledî, Erzirom, Elezîz, Amed gibi illerde endüstriyalist işletmelerin kurulması planlanmaktadır.
Baraj ve HES’ler
Baraj ve HES’ler (Hidro Elektrik Santral) toplum ve doğa üzerinde yol açtıkları yıkımlar nedeniyle halkların ısrarla karşıt oldukları endüstriyalist projelerdir. Ancak sermaye iktidar tekelleri, kendi egemenliklerini sürdürmenin en önemli araçları olarak gördükleri bu projeleri, toplumun tüm tepkilerine rağmen ısrarla ve inatla gerçekleştirmeyi tercih etmektedirler.
T.C. devlet iktidar güçleri, kuruluşundan itibaren baraj HES’leri Kürtleri Türkleştirme; Kürdistan’ı Kürtsüzleştirmenin amacına hizmet eden temel ve değişmez bir yaklaşım olarak esas almıştır. 1924 yılında hazırlanan Şark Islahat Planı’nda baraj HES’lere verilen stratejik önem ve işlevler, günümüzde de esas alınmaktadır. 1930’lu yıllardan başlayarak günümüze kadar, Kürdistan’da T.C. devleti sınırları içindeki en büyük barajlardan olan Atatürk, Keban, Ilısu olmak üzere yaklaşık 80 adet baraj ve HES planlanmış; bunların büyük bir kısmı tamamlanmış, kalanlar ise son on yıllarda hızla tamamlanmaya çalışılmaktadır. Baraj ve HES gölleri, toplamda yaklaşık olarak 3.200 km2’lik alanı sular altında bırakmış; bu göllerde 120.000 hm3’lük su miktarı sermaye ve iktidar güçlerinin tekellerine alınmıştır. İşletilen HES’lerden toplamda yıllık olarak yaklaşık 33.000 GWh elektrik üretilip, inşaat halinde olanlardan da yaklaşık 5.000 GWh elde edilmesi planlanmıştır. Bu miktar, T.C. devleti sınırları içindeki yıllık ortalama 150.000 GWh olan enerji üretiminin yüzde 22’sine; toplam 45.000 GWh olan hidrolik enerjininse yaklaşık yüzde 72’sine karşılık gelmektedir. Kürdistan’daki HES’lerin sadece elektrik üretiminden sağladığı doğrudan kar, yılda yaklaşık 3 milyar Dolardır.
Barajlarla, ulaşılmak istenen bir diğer önemli hedef de, tarımsal sulamanın kapitalistikleştirilmesidir. T.C. sınırları içindeki sulanabilir 8.5 milyon hektar arazinin yaklaşık yüzde 35’i Kürdistan coğrafyasındadır. Baraj projelerinin tamamlanması halinde, T.C. geneli toplam su potansiyelinin yaklaşık yüzde 40’ı devlet ve özel sermaye tekellerinin kontrolüne alınacaktır. Barajlar, ekonomik yıkımla birlikte toplum ve doğa açısından bir çok yıkıma daha yol açmaktadırlar.
Barajlarla göçertme
Baraj ve HES projelerinin yapım aşamasında yüzlerce köy boşaltılırken, yol açtıkları yıkımlar nedeniyle daha sonraki süreçte de göçler devam etmektedir. Birkaç önemli örnek verirsek; Keban Barajı nedeniyle boşaltılan yüzlerce köy-mezra hakkında herhangi veri dahi ortada yoktur. Ilısu Barajı yapımı ile Amed, Sêrt, Şirnex, Mardîn illeri sınırları içerisinde kalan 95’i köy, 104’ü mezra ve ayrıca Êlih’e bağlı Heskêf ilçesini etkileyecektir. Ilısu projesinin gerçekleşmesi halinde 78 bin civarında insan köylerinden yerlerinden olacak, yüz bin’in üzerinde insan da dolaylı biçimde etkilenecektir. Semsûr ili sınırları içindeki tarihi Samosat ilçesi ve yaklaşık 110 köy, Atatürk barajı nedeniyle boşaltılmış, göç daha sonraki süreçte de sürmüştür. İlin toplam nüfusu 2000 yılında 623.811 iken 2011 yılında 593.931’e düşmüştür. Birecik ve Karkamış barajlarının etkilediği Dîlok ilinin nüfusu 2000 yılında 1.285.249 olan toplam nüfusu içerisinde köy nüfusu 276.123 iken 2011 yılında 1.753.596 olan nüfus içinde köy nüfusu 197.447’ye düşmüştür. 1976-1987 yılları arasında inşası tamamlanan Karakaya Barajı nedeniyle Amed iline bağlı onlarca köy boşaltılmış. Ancak doğru dürüst ne köylülere tazminat verilmiş ve ne de bu konu toplumsal anlamda gündeme getirilmiştir. Karakaya, Kral Kızı, Batman, Dicle, Atatürk ve Ilısu barajları 9 il, 17 ilçe ve yaklaşık 500 köyü ve toplam yaklaşık 300 bin insanı doğrudan etkilemiştir. Diğer baraj ve HES’lerle birlikte yüzlerce köy boşaltılmış; 2 milyon üzerinde civarında insan, yerlerinden yurtlarından göçertilmiştir.
Ekolojik yıkım
Dicle ve Fırat nehirleri ile kolları, yapay göllerden oluşan havzalara dönüştürülmektedir. Baraj gölleri, coğrafya, arazi, iklim ve hava koşullarının doğal denge ve özelliklerinin ortadan kalkmasına; yağış düzeni, nem oranları, rüzgarlar ve ısıda büyük ölçekli negatif değişikliklerin meydana gelmesine yol açmıştır. Akarsuların doğal akışları sonlanmakta ve havzaları değişmektedir. Bu nedenle, hem bu sulardaki mineraller ve organik besin maddeleri ve hem de toprağın tarımsal besin kaynakları olan materyaller derin olan göllerin dibine süzülmekte; Bölge’ye özgün flora ve fauna hızla ve geri döndürülemez biçimde yok olmaktadır. Bu durum binlerce hektarlık ormanların, coğrafya ve iklime özgü bitki ve hayvan türlerinin yok olmalarına neden olmaktadır. Örneğin, Dünya genelinde sadece bölgede yaşayan Trifollium batmanicum adlı endemik bitki Ilısu barajının inşasıyla birlikte yok olacaktır. Fırat Nehri’nde yaşayan vantuzlu balık, iğneli balık, maya balığı ve bıyıklı balık türleri baraj ve HES’ler nedeniyle yok olmuştur. Ancak Dicle doğal ekosisteminde yaşam imkanı bulan Fırat kavağı (Populus euphratica), Dersîm bölgesinde, 43 tanesi sadece Munzur vadisi ve çevresine özgü olan toplam 1518 endemik bitki türü yok olmayla karşı karşıya kalmıştır.
Baraj gölleri alanlarında daha önceden yaşayan canlıların beslenme imkanı ortadan kalktığından, bunların yerine yapay habitatlara özgün hayvan ve bitki türleri egemen hale gelmektedir. Ayrıca akarsulardaki deltalar da küçüldüğünden ve verimleri düştüğünden dolayı hem tarım, hem de bitkiler ve hayvanlar açısından yaşamsal önemlerini yitirmektedirler. Akarsuların göl havzalarına dönüştürülmesiyle nem oranları oldukça yükselmekte; Buna bağlı olarak, hem genel olarak sıcaklık ve hem de gece ile gündüz arasındaki ısı farkları düşmektedir. Yağış rejimi doğal özelliklerini kaybetmekte, yağış düzeni ve mevsim döngüsü bozulmaktadır. Örneğin Bölge’de 1990 yılı öncesinde ortalama nispi nem yüzde 54.1 iken, 1990 sonrasında bu oran yüzde 56.5’a yükselmiştir. Bununla birlikte, 1990 öncesi dönemde ortalama sıcaklık 8.8 C derece iken, 1990-1996 yılları arasında ki dönemde bu rakam 8.2 C dereceye düşmüştür. Bu nedenlerle GAP Bölgesindeki topraklarda tarımsal verimlilik düşmekte, tuzlanma, çoraklaşma, bataklık veya toz haline gelme gibi geri döndürülemez zararlar yaşanmaktadır. Daha şimdiden Harran Ovası’nın yarısı bataklık; yarısı da tuzlanmış ve çoraklaşmış topraklarla kaplanmıştır. Çok propagandası yapılan, uğruna milyonlarca dolar harcanan Harran ovası sulama projesi yirmi yılını doldurmadan fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Bunu dile getiren, gören kimse yoktur. Burada kazanan toprağı bitirme aşamasına getirme pahasına hunharca kullanan tekeller ve köy ağalarıdır.
Bunun yanında nehirlerin aşağı ovalara taşıdığı, tarımsal özellikli materyaller barajlarda tutulduğu için orta ve uzun dönemde Bölge genelinde tarımsal araziler, verimlerini tümden yitirmeyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Baraj göllerinde su toplanması, derelerin ve arazilerin su tutma potansiyelini tüketmekle birlikte yer altı sularını da yok etmekte, doğal akış ve etki alanlarını tahrip etmektedir.
Baraj göllerinin işgal ettikleri bölgelerde dağlar ve tepeler bir birinden izole olmuş adalara ve yarım adalara dönüşmekte. Doğal doku ve güzellikler hızla tasfiye edilirken beton ve metal yığınları her yeri işgal etmektedir. Örneğin, Keban ve Karkamış barajları arasındaki bölümde Fırat Nehri ve Fırat Kan-yonu yok olmuştur. Barajların rezervuarlarında balçıklaşma giderek artmaktadır.
Ekonomik kaynakların tasfiyesi
Baraj ve HES projeleri nedeniyle köylülerin ellerindeki topraklar da alınmış, tarımsal arazilerin büyük kısmı sular altında kalmış, büyük ovalar ise devlet ve özel sermaye güçlerinin tekellerine alınmıştır
2000’li yıllara kadar inşa edilen baraj, kanal, tünel ve HES’lerin tarımsal araziler, toprak yapısı ve su kaynakları üzerinde yol açtıkları yıkımlar ile bunların sonuçları toplumdan gizlenmiş, hatta ciddi anlamda dökümü, hesaplaması ve arşivi bile hazırlanmamıştır. Bu nedenle başta Keban, Atatürk ve Karakaya olmak üzere 2000 yılı öncesinde inşa edilen Barajların ekonomik kaynaklar ve ekoloji üzerinde yol açtıkları zararlar konusundaki veri ve belgeler çok azdır. T.C. devleti sınırları içinde kalan bölümü tamamen baraj gölleri havzasına dönüşmüş olan Fırat, nehir olma özelliğini kaybetmiş ve doğal ekosistemi tasfiye edilmiştir. Fırat havzasındaki arazilerin büyük kısmı barajların suları altında kalmış. Dicle nehri ise son yıllarda projelendirilen ve büyük bir kısmı tamamlanan baraj, HES gibi endüstriyalist yapılar nedeniyle Fırat’la aynı akıbete uğratılmak istenmektedir. Bu çerçevede bazı projelerin su altında bıraktıkları arazi miktarlarını incelersek.
Keban Barajı: Murat nehri üzerinde 125 kilometrelik ve toplam 675 kilometrekarelik bir alan ile Xarpêt ve Meledî arasındaki tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 40’ını sular altında bırakmıştır.
Atatürk Barajı: T.C. devleti sınırları içindeki üçüncü büyük göl olan Atatürk Barajı gölü, Urfa ile Semsûr arasında kalan 180 kilometrelik bir vadi boyunca toplam 817 kilometrekarelik bir alanı sular altında bırakmıştır.
Karakaya Barajı: Meledî, Xarpêt, Amed arasındaki toplam 268 kilometrekare alandaki arazileri sular altında bırakmıştır.
Ilısu (Heskêf) Barajı: Mardîn ve Êlih sınırları arasında inşa edilmekte olan Ilısu barajı 170 km. Uzunluğundaki vadi boyunca yaklaşık 300 kilometrekarelik bir alanı sular altında bırakacaktır.
Baraj ve HES’lerle, Kürdistan’daki halk, kendi ekonomik imkanlarından ve faaliyetlerinden kopartılmakta; ekmeğe muhtaç hale getirilerek başta geçici ücretli tarım işçiliği, inşaat işçiliği ve hurdacılık olmak üzere güvencesiz, tortu, düşük ücretli işlere yönlendirilmektedirler. Barajların inşaat sektörünü canlandıracağı vaadleri ise saptırma ve talanı meşrulaştırma amacı taşımaktadır. Örneğin birçok baraj HES projelerinde inşaat işçileri bile dışardan getirilmekte, Kürtler ise ücret ve sosyal güvenceden, sağlıklı çalışma koşullarından yoksun; ağır ve tehlikeli işlerde; üstelik geçici ve çok az sayıda çalıştırılmaktadır. Barajlar ve HES’lerin işsizliğin giderilmesi bir yana, daha da tırmanmasına yol açtığı birçok araştırma ve veriyle açığa çıkmaktadır.
Barajlın tarihsel mirasa etkileri
Baraj ve HES projelerinin tarihsel miras üzerindeki yıkımı, iki temel hedefe dayanır. Kürdistan coğrafyası, toplumu ve kültürünün evrensel tarih ve kültür açısından önemini açığa çıkaran, bu konuda çok önemli veriler sunan eserler ve kalıntıların ortadan kaldırılması. Resmi ideoloji ve politikaların yararına kullanılabilecek olan tarihsel değerlerin, siyasi ve kapitalistik hedefler doğrultusunda işletilmesi.
Bu çerçevede belli başlı örnekleri verirsek; Atatürk barajı; Başta Samosat antik kenti ve diğer Kommagene dönemi kalıntıları olmak üzere 580 yerleşim birimi, baraj suları altında kalıp bunlardan ancak 19’u belgelenmiştir. Birecik Barajı; Başta Gaia ve diğer mozaikleri ile bilinen Helenistik döneme ait ticaret merkezi Zeugma Antik kenti olmak üzere 30 tarihi yerleşimin yarısı Birecik barajı suları altında kalmıştır. Karkamış barajı: 40 tarihsel yerleşim. Ilısu Barajı: Beş bin mağara evi, köprüleri sarayları, ibadet yerleriyle birlikte binlerce yıllık tarihi olan Hasankeyf antik kenti, yüz bin yıl öncesine kadar giden insan yerleşimleri ve 300’den fazla arkeolojik alanın 89’u tamamen sular altında bırakılacak, geri kalanıysa barajdan kısmen etkileneceklerdir. Sular altında kalan tarihi yerleşkeler, yapı ve eserler, baraj ömrünü tamamladıktan sonra ise çamur ve toz yığınına döneceklerdir.
Baraj ve HES’lerin sağlığa etkileri
Akarsu ve derelerin doğal akış özelliklerinin ortadan kaldırılarak göllere hapsedilmesi ve yapay yollarla akışkanlık kazandırılması, doğa ve insan sağlığı açısından büyük yıkıma yol açmakta. Baraj HES projeleri nedeniyle halkın kendine yeterli ekonomik faaliyetlerini yürütme koşulları ortadan kalkmaktadır. Bu durum, yetersiz ve yanlış beslenmeden kaynaklanan hastalıklar ve sakatlıkların, sıtma, tifo, verem, kolera gibi bulaşıcı veya yaygın hastalıkların; ayrıca iç hastalıkların ortaya çıkmasına ve yaygınlaşmasına yol açmaktadır.
Sonuç olarak şu açığa çıkıyor ki, şimdiye kadar yapılanlar, devlet tarafından eksik yapıldı diye özeleştiri veriliyor. Eksik yapılan tekellere Kürdistan’ın peşkeş çekilmesidir. Kurulacak Ekonomik Komisyonu, devletin söylediklerinden farklı çözümler üretebilmesi mevcut açıklamaya çalıştığımız durumun çözümüdür. Yoksa eski yolların aynı yere gideceği bilinmeyen bir gerçek değildir. Meclise düşen rollerin yanında halkın ortak aklının, STK’ların, entelektüellerin bu konuda fikir üretmeleri, projelere öncülük etmeleri ikinci aşamanın gerçekleşmesi için şarttır. Unutulmamalıdır: Bu hamle halkın hamlesidir. Yukarıda bahsettiğimiz pek çok şey devlet tarafından kapitalist sisteme entegre adına yapılmıştır. Devletten ve hükümetten kapitalist sistem dışında politika geliştirmesini beklemek en hafif tabirle saf dillilik olur. Kürt Halk Önderi başlattığı hamleye boşuna kapitalist moderniteye karşı demokratik modernitenin hamlesi demedi. Bu hamle halkın yaşamını, özgür yaşamını inşa hamlesidir. Yaşamı inşa ekonomisini inşadır. Bunu devletten beklemek doğru değildir. Devletten halkın özgür yaşamını örmesi beklemek devleti anlamamaktır. Devletin yapacağı en fazla yol temizliği denilen halkın ekonomisini kurması önündeki yasal-sosyal-askeri engelleri kaldırmaktır.
Önemle vurgulamak gerekir ki ekonomik sorunlar sadece Kürdistan halkının değil tüm Türkiye halklarının sorunudur. Türkiye halklarının ekonomilerini yeniden kurmalarının mücadelesi içinde olmak insani bir görevdir.
BERFİN ROZA