Geçen Cumartesi günü. Hava soğuk ve güneşli.

Vefa borcu olanlar, uzun bir yürüyüşün bir durağında, Leyla Güven’le başlayan açlık grevcilerini yalnız bırakmamak için biraradalar.

Berlin’in en işlek caddelerinden Kürfürstendamm’da, Yıkık Kilise’nin yanıbaşında, yılmayan yüzelliye yakın çoğunlukla tanıdık sima, belki de yüzlerce yürüyüşün birini başlatmak için bekliyorlar.

Amaç, Öcalan’a uygulanan tecridi kırmak, açlık grevinde olanların ölümlerine dur demek ve Leyla Güven’in başlattığı ve yaygınlaşan direnişi desteklemek.

Bu yıllardır devam eden yürüyüşlerin müdavimlerini; Berin’de sürekli olmazsa da Polis zoruyla karşılaşmak mecburiyetinde olanları dinliyorum.

Yürüyüş başlıyor.

Merkel Hükümeti’nin iki yüzlü politikasının, sokaklara yansıyan manzarasından herkes rahatsız.

Öcalan’ın özgürlüğü için yapılan bir yürüyüşte, Öcalan’ın tek bir resminin taşınmasına izin vermeyen emniyet güçlerinin yarattığı paradoks, yürüyüşün yakınen ikiyüz metre sonra, son bulmasına neden oldu.

Birinci not bu.

İkinci ve Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde Kürtler’e uygulanan baskıya neden olan; Kürdistan’da yaşayanların karşılaştıkları, onlara kader atfedilen yaşam biçimi.

Bu yaşam biçimi, Çiller, Demirel, Ecevit, Mesut Yılmaz, Ağar ve son olarak da Recep Tayyip döneminde, temelde değişmedi.

Bir yerde TC kurulduğundan beri zor ve baskı, değişik biçimleriyle devam etti.

80‘inde olanlar; 12’sinde olanlar da barış için direndiler.

Ve savaş her dönemde devam etti

Bir zamanlar 25’inde olan ve şimdilerde 60’a dayanan birçok Berlinli Kürdün yılmak bilmeyen yürüyüşlerinin asıl nedeni, bu bitmeyen savaş.

Ve bu hiç yılmak bilmeyenlerin direnişi.

Bunlardan biri, 75’indeki bir dede. Diyarbekir’in bir ilçesinden.

Torunu 12 yaşında.

8 yaşındayken, HDP’nin sarı yeşil kırmızı balonlarından taşıyabildiği kadarını alarak eve götürmüş. Babasından gizlice, bu balonları arabaya yerleştirmiş ve direksiyona kurularak arabayı sürmeye başlamış. Polis insansız hareket halinde olan bir arabayı görünce, çark etmiş ve virajı alamayarak duran arabanın kapısını açtıklarında, 8 yaşındaki çocuğu bulmuş ve babasına götürmüşler.

Çocuk cevap bekleyen babasına: “Baba ben bu sarı yeşil kırmızı balonları dağdaki hevallere götürmek istiyordum” demiş.

İşte bu çocuk şimdi 12 yaşında.

Bir hafta önce, mahalledeki çocukları örgütleyen bir elebaşı çocuğu arıyormuş polis. Ve aldıkları bilgiye göre, bu çocuk Adidas marka bir üst eşofman giyiyormuş.

Tarife uymuş polis(!). Gelip Diyarbekir havzasında yaşayan  12 yaşındaki torununu götürmüşler, 75’indeki dedenin.

Polis taşıtında ruhi ve fiziki işkence yapmışlar. Bir gece boyu tuttukları emniyet binasında da işkence görmüş.

Bilgi almak istemişler; kimleri örgütlüyor, kimlerden talimat alıyor, kimler politikayla ilgilenenler sorularına tek bir cevap vermiş: “Susma hakkımı kullanıyorum!”

Şimdi anladınız mı, neden Kürtler’in susmadığının ve yılmak bilmeyen bu dedenin katıldığı yüzüncü yürüyüşün nedenini?