Yılmaz heval, yoldaş, kardeş

Forum Haberleri —

7 Ocak 2021 Perşembe - 23:00

  • Munzur’a bakıp yerinde durmaz akışkanlığını hatırlıyor sevdiklerin. Her yerine inanç sinmiş o şehirde nereye baksalar senden bir parça buluyorlar. 

DENİZ BİLGİN

  • ‘Seni hatırlayan çiçekler olacak, sözler, gökler; bunun gibi yağmurlar ve değişmeden yaşayacaksın başarmış olarak. Uyu, bahtsızlıklardan kurtulmuş, hüznün tüm gururuyla…’
                                                                                                                           E. Sabato

Heval, yoldaş, kardeş, can... Nasıl çağırsam seni, her anlama sığacak kadar büyülü varlığın.

Deli şövalyemiz, korkusuz yanımız, umutlu göğümüz, sırtımızı kaygısızca yasladığımız dağımız, sevgi dolu yüreğimiz, can verdiğimiz özgürlüğümüz, güzelliğine ve asiliğine tutkuyla bağlandığımız ve ardında heder olmaya gönüllü olduğumuz yurdumuz...

Sen Dersim’din işte, onun acılarını, sevinçlerini, umutlarını, direnişini yüklenmiş olarak yürüyordun. Tıpkı senden önce yola koyulan can kardeşlerin Çetin gibi Kazım gibi.

Bir kez suyunu içenin, göğüne bakanın, kayasına sırtını dayayanın, dağlarında direnişini soluyanın arkasını dönüp gidemeyeceği, nereye giderse gitsin dönmek için can attığı, sevgisiyle mest olduğu Dersim’din sen. Zaten hep denilmez mi insan doğduğu coğrafyaya benzer. Seni tanıyanlar bilir, Dersim gibi dizginlenemez ruh, baş eğmez irade, sınır tanımaz bir yürektin.

Dersim topraklarında hakikat denilen bilinmez bir sır, ulaşılmaz bir makam değildi, hakikat sendin. Bu topraklarda yaşayan her canlı bilecek, anlayacak bir gün. Hakikat burada yanımızdaydı, gözlerine baktığımız, sesini duyduğumuz gerilladan başkası değildi, diyecekler. Onca yaraya, bitmez zulümlere rağmen o hiç yıkılmayan damar, yakılıp da her bahar inatla yeniden yeşeren meşe ağacı misali hep yeniden doğan Anka kuşu Yılmaz ve arkadaşlarından başkası değildi. Hakikati hiç yere düşürmeden geleceğe taşıyan gaipten gelen sesler, eller, gözler değildi. Aramızdaydı onlar, hemen yanıbaşımızdaki hevallerdi, kardeşlerdi, yoldaşlardı, canlardı. O hakikati, her gün ama her gün bedeninden parça parça vererek, damla damla kanını dökerek, dizleri sızlayarak, sırtlarındaki damarları patlarcasına incinerek o topraklara armağan eden canlardı. Bu hakikati ısrarla unutmak ve ona sırtını dönmek isteyenler, işgalcisine hizmet edenler de bunu bilecek, dağın direnişçileri Alişer ile Zarife’yi katletmesine rağmen işgalcinin yok ediciliğinden kurtulamayan Rayber gibi öğrenecekler. Masum yerlilerin ahı, kan, kemik ve mezar üzerine kurulan vatanı yuttuğu gibi onunla olan herkesi de yutacak elbet.  

O bir hakikat savaşçısı…

Kendini yitiren bir çağın içinde ateşten örtüleri kaldırmak ona düştü. Çünkü sadece anahtar değil zaman kayıptı, insan kayıptı, ağaç, dağ, ırmak kayıptı!

Fedanın yolunda unutulmuşluğun tozlarını süpürmek ona kaldı. Çünkü güneş unutulmuştu, gövdesi öpülen ağaç, hırçın akan ırmağın kaynağı unutulmuştu. Hatırlamaktı onun kederi; hatırlayışın uçurumları dolanan ince patikasında her gün acıyarak yol aldı, hep hatırladığı için; Dersim dağlarının mağaralarında toza dönüşen kemikleri hatırladığı için, hiç görmediği bir teyzenin çocuk çığlığını duyduğu için... Uçurumlardan vadilere dağılan saç tellerine dokunduğu için o bir hakikat savaşçısı oldu. Çünkü hakikat hiç ölmez, duyarlı yürekleri, temiz elleri tanır ve onların yoluyla kendini hatırlatıp durur. Bu yüzden bilge der ki, tarih günümüzde saklı, biz tarihin başlangıcındayız. Yılmaz, bu hakikati görüp de koyuldu yola, bu hakikati soluyup da yaşadı, iliklerine kadar hissedip de öyle savaştı amansız. Derler ki, hakikatin yakıcılığını ne kadar hissedersen o kadar amansız savaşırsın onun için. Bu ne muktedirlerin ne de işbirlikçilerinin anlayacağı bir şey değil. Bu yüzden tarih boyunca hep yanıldılar. İşte hakikati unutan insanın yanılgısı da buydu, hep zalimin yendiğini sandı ve aldandı. Oysa tarihin her adımı, direnenlerin kanıyla, canıyla yazılmıştır. ‘Uygar’ dünyanın sanılan her kazanım, onların direnişi olmasaydı olmazdı, dünya karanlıktan asla çıkamazdı. 

Sende gülmek ile yaşam bir oluyor

Yılmaz Dersim, bu direniş halkasının bir canı’ydı, hakikatin yılmaz savaşçısıydı. Bu yüzden Yılmaz’a düşmandılar, bu yüzden aç yırtıcılar hep ardındaydı. Ama o her zaman aç yırtıcıların pusularını aşacak kadar ustaydı, ezelinden beri dağın çocuğuydu. Güney’in Zagros dağlarından Dersim’e, Karadeniz’e dek kaç kez öldü ve kaç kez yeniden başladı hayata. Bir ay boyunca göğsünde yarasıyla Karadeniz dağlarında ardındaki yüzlerce askeri yenmeyi başaran Yılmaz’dı.

Gözlerimi kapıyorum ve hiç bir şeyin silemediği o başlangıca dönüyorum. Dersim’in çocuklarına kucak açan dağlarının sevgisiyle hayata başlayanların ilk adımlarına...

Az sonra narin yürüyüşünle görüneceksin dağların arasından, yaktığımız ateşin yanına çöküp avuçlarını tutacaksın alevlere doğru. Isınınca çözülecek bakışların, gülümseyeceksin. Ama yüreğinin gizlerini bir sır gibi saklayarak, kayalıklarımızda boy veren kadim bir ardıç ağacı suskun bakacaksın hepimize. Kara çaydanda kaynatılan çayını yudumlarken, gecenin hatıralarını anlatacaksın mağrur bakışlarınla. Düşman pusularında hepimizden önce atılacaksın kavgaya, çünkü bu senin sevgini anlatma biçimindi. Tüm zorluklara herkesten önce sen göğüs gerecek, sen incinecektin, arkadaşlarını koruyarak ilk önce sen düşmanın üzerine yürüyecektin. Kimi zaman Munzur suyunun hırçınlığında akarak, kimi zaman ancak kutsal dağ keçilerinin sekebildiği dağlardan koşarak. 

Seni özlüyor sevdiklerin, sana yakarıyor gülüşünü özleyenler kadim bir taşa, ağaca yalvarırcasına dua ediyorlar. Ne güzel gülüyorsun, sende gülmek ile yaşam bir oluyor. Bu yüzden hangi zorluk olursa olsun kolayca aşıyorsun, su gibi akmayı başarabiliyorsun. 

Diz çökmeyenlerin izindeydin

Munzur’a bakıp yerinde durmaz akışkanlığını hatırlıyor sevdiklerin. Her yerine inanç sinmiş o şehirde nereye baksalar senden bir parça buluyorlar.

Sen bir ırmağın çığlıklarını duyup da yola koyulduğundan beri ardından dualar mırıldanıyor Gaye Ana. Nasıl bu kadar çabuk büyüdüğünü düşünüyor. Az önce göğe yükselen meşelerin ortasında Arman’ın taş duvarları arasında masalları fısıldıyordu kulağına. O kıyım günlerinin ağıtlarından ninniler süzüyordu uykuların için. O ninniler uyuman için değildi, o ninnilerdi seni uyandıran, gönlünün gözüyle gördüğün kıyım acısıyla çıktın yola. Yılgınlık zamanı değildi, mevzileri hala Demenan dağlarında duran İvis misali kavgaya atılma zamanıydı. Başlangıç acıydı, yürüyerek yarattığın yol ise özgürlüğe uzanıyordu. Diz çökmeyenlerin izindeydin. Kadim zamanların ruhunu taşıyordun. Ardına düşen yüzlerce düşman askerine karşı tek başına savaştığın zamanlar oldu. Bazen de ekmeğini ve tuzunu dahi, ardına düşen aç yırtıcıların ellerinden geri almasını bildin.

Sen, zamanın bir yerinde unutulan çağlardan geliyordun, umarsızlığın girdabında yitenlerin içinden sıyrılarak dağ patikalarını adımlıyordun huşu içinde.

Kendini anlatmayı sevmezdin, gönlün yüceydi. O kadar derindi ki içindeki hazine, belki de onu anlatacak kelimeyi bulamadığın için sustun. Çünkü sen kendini kelimelerle değil en çok da yaşamınla anlattın, kendini o kadar hesapsız, içten verdin ki kelimeye yer kalmadı. Zerresine kadar yaşayarak kendin yazdın destanını. Bu yüzden tıpkı Sara gibi Atakan gibi devrimin kendisi oldun. Özgürlüğe aşık olanların destanını görmek isteyenlerin devrime dönüşen yüreğine bakması yeterli.

Hiçbir şey seni yolundan vazgeçiremedi, çünkü sen aç yırtıcıların zindanlarını da görmüştün, işkence tezgahlarını da aşmasını bilmiştin. Kayıp anahtarın ardında kaç ömür tükettin ve kaç kere kendini yeniden yarattın. Belki ölümün olmadığını kanıtlamak için her çağda yeniden doğuyordun, yeryüzünden kahkahalarla geçiyordun. Bu hayatımızın döngüsüydü. 

Efsaneler yeniden yaşanıyor

Gülüşün dağ ülkesinin Kuzey’inden Güney’ine doğru dağılıyor. Düş işte! Gerçek ile düşün birbirine dolandığı o yerde gövdenden armağanlar döküyorsun geride kalanlara. Payımıza düşen o incecik tele, hatıraya tutunup yaşamaya çabalıyoruz. Gelecek ve geçmişin an’da buluştuğu yerdesin. Hiç olmadığı kadar yalnız, hiç olmadığı kadar çokluktasın. Dağlarda yanan ateşlerde karanlık bir çağ yırtılıyor. Yeşil çayırlarda çiçekler yeşeriyor. Axvanos kayalıklarında kadim bir ardıç ağacının bağrından kuşlar havalanıyor.

Hiç bıkmadan her dağ savaşçısının ardından söylenecek bu sözler. Sen, kayıp hazinelerin ardında yürüyensin. Geyik, tavus kuşlarının efsaneleri fısıldadığı duvarların sırrına eren bir cansın. Sen, yeryüzündeki her can’ın hakkını gözeten kahramanların bir halkasısın. Sen olmasan tarih olmazdı, insanlık koyu karanlıklarda bir daha bulamazdı hakikati. Sen hakikatsin.

Artık insanın yüreğinden uzaklaştığı başka bir çağdayız. Zaman geriye akıyor epeydir. Efsaneler yeniden yaşanıyor. Efsaneler gerçek, efsanelerde devleri yenen kahramanlar gerçek, sen gerçeksin Yılmaz. Parçası olduğun hakikat, secdeye durduğun ışık unutmayacak seni.

Kahramanlar var, karanlıklar çağına, ruhunu yitirenlere, kahkahayı unutmuş olanlara inat kahramanlar dolanıyor yeryüzünde. Onlar yeryüzünün yerlileri, toprağın ve güneşin çocukları, yüzyıllardan geliyorlar ve sonsuzdur yürüyüşleri.... 

Sen umutsun Yılmaz

Birazdan dağ yarılacak, Alişer ile Zarife Axvanos kayalıklarıyla aynı yaşta çıkacaklar karşına. Herkesin öldüğü ve herkesin yeniden hayata başladığı o ana döneceğiz hep birlikte.

Tujîk dağının zirvesine çıkınca Seyid’in sesi yankılanacak Sal vadisinde. Anakom ormanlarının kocaman gövdeli meşe ağaçlarının yaprakları titreyecek. Yalnızca Seyid mi, dağ taş, ağaç yaprak ses verecek. Munzur dağlarından fışkıran parıltılı sular ses verecek. İşte o zaman herkes anlayacak sen Dersim’sin.

Sevdiklerin nefes aldıkları her an seni yitirmenin acısını yüreklerinde taşısalar da, bir kıyısında da direngen ruhunu hatırlayacaklar. Düşmanın, sevdiklerini umutsuzluğa düşürmek, daha fazla acıtmak için yaptığı her şey, özgür bir yurt ve zaman için daha fazla tetikleyecek, her çağda olduğu gibi yoluna koyulacaklar çoğalacak. Bir sonbahar gecesinde üzerinde hala dağın kokusu duruyorken kavuştun toprağına. Bir savaşçı için dağın kokusuyla yeniden dağa dönmek, yeniden toprakla bütünleşmek yabancısı olduğu bir şey değildir. Dağın savaşçısı, özgürlük yolunun ilk adımında bunu bilerek yürür. Ama hiçbir çağda muktedirlerin korku duvarları özgürlük aşkını yıkamadı. Zira anlamadıkları bir şeyi yıkmayı da başaramazlardı. O aşkı bilmek isteyenler yüzünü sana dönecekler.

Sen umutsun Yılmaz, karanlıkta parlayan o ışıksın, bu yüzden umut hiç bitmiyor.

Toprağa karışan etin de umut, kemiklerin de umut. Çünkü sen umudu, en çok da unutmuşlar için bedenini parça parça vererek yarattın. Bedeninden parça parça vererek insanın kalbini aradın. Bu yüzden kayıp ülkenin eşiğinden ilk sen geçtin. 

Hep hatırlanan sen olacaksın

Özgürce yaşadın ve hiçkimseye minnet etmedin, dediğin gibi de yiğitçe dövüşerek düştün sevdiğin topraklara. Başarmak, insanların gönlünde bir daha silinmemecesine yer almaktan başka nedir ki! Ölümsüzlük, dağlara kazınmış izlerin, sözlerin, bakışların değilse nedir ki! Sen başardın, hep hatırlanan sen olacaksın.

Hatırlıyor musun, yola koyulmadan önce yazdığın o mektupta, hiçbir zamanda silinmeyecek sözlerin dökülmüştü dudaklarından: “Duygu ve düşüncelerimi ne kaleme dökebiliyorum ne de dile getirebiliyorum. Aslında çok derin duygulara sahibim. Bunca yıl dağda yaşamak doğayla iç içe olmak. Savaşın her anını yaşamak insanda müthiş bir birikim yaratıyor. Ölüm ve yaşam sınırında yaşamak bazen bir sınırın daha yakınında olmak... Bazen de her ikisine sık sıkıya sarılmak. Bu mücadele içerisinde hiçbir zaman bireysel hayatımı önemsemedim. Hayatımı fazlasıyla tehlikeye attım. Bu savaş içerisinde mutlaka ölmem gerekiyorsa yiğitçe ölmem gerektiğini bir ilke olarak benimsedim. Savaş alanı sonuçta cesaret ve fedakarlık alanıdır.”

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.