Sana yazmak, sana ilişkin mısralar biriktirmek neredeyse bir hayalle dönüşecekti. Yüzünü tam hatırlamıyorum. Siyah, beyaz bulanık bir resim gibi duruyor düşlerimde. Çocukluğum, bu bulanık yüzü görme özlemiyle bir güz yaprağı gibi titreyerek geçti. Aslında içimde büyüyen bu ayrılık; ne ince uzun yolların araya girmesi, ne de gökte turaç sürüsüydü. Belki de bu kaynağı belirsiz, tarifi imkânsız özlemimi dokunduracak bir kimsenin olmayışıydı.

Rüyalarımda ne zaman yüzüne bakmaya kalkışsam aniden yok oluyordun. Peşinden koşuyor, biraz yaklaşınca, sen biraz koşuyor yine bekliyordun. Ben koşunca sen yeniden uzaklaşıyordun bir türlü sana ulaşmıyordum.

Her anneme seni sorduğumuzda göğün parlak yıldızlarını göstererek; “o uzak cennetlere gitti,” diyordu. Ben o uzak cennete gelmek istedimse de gelemedim. Görmediğim yüzünü hayal ederken, zaman asi bir rüzgâr gibi çocukluğumu alıp götürdü. Ben zamana aldırmadan netleştiremediğim yüzünün peşine düştüm. “Yüzünü göremediysem mutlaka toprağını görmeliyim” diye düşündüm. Senin toprağına yaklaştığımda; “orası teröristlere ait giremezsin,” dediler.

Zaman ırmağı çok hızlı aktı gitti, ama ben düşlerimin peşini bırakmadım. Sana biraz daha yaklaşmak için sistemin ‘terörist’ ilan ettiği o özgür alanlara geçtim. İşte orada zaman diyalektiğinin kaosa dönüştüğü anı yaşadım. Operasyon çıkmıştı. Bu sefer de senin bulunduğun yer zulüm ordusunun elindeydi. Kansız yaralarımı özgülüğün yüzü suyu hürmetine senin inanç ve sevginle pansuman ettim. Senin yüzünü bana gösterecek birilerini aradım. Dağ, vadi, yamaç demeden hep aradım. Yürüyüşünü, inancını, kavganı ve en çok da bizi bırakmana neden olan o asi asil düşlerini aradım. İlkin ismini duydum arkadaşlarımızdan. Artık arkadaşların arkadaşımdı. İnancın, inancımdı. Umutla sarıldım onlara. Bu arayış ve yolculukta içim kelebek kanadı gibi titrese de yüreğimi hep kavga ve sevdanın inançlı direnişiyle besledim. Her yoldaşının senin hakkında söylediği her sözü belleğime kazıdım. Kazıdıkça senin ütopyanla, yarım bıraktığın düşlerinle daha çok bütünleşiyordum.

Zaman ırmağının akışına yetişmek, tarihin emrettiklerini yerine getirmekten geçiyordu. Ben bu konuda biraz, tökezliyordum. Kavgan açsam yürek ve beyin gözümü şah damarım kadar yakındı bana, ama özlemin yıldızlar kadar uzaktı. Sözlerin peşine düştüm ve arayışımı sürdürdüm. Bunu ne zaman fark etim biliyor musun? En son yine seni sorduğum bir arkadaş seni bana anlatırken anladım. Senin yaşamını verdiğin özgürlük savaşının sıcaklığı şah damarımda dolaşmaya başlıyordu.

   

Sana yoldaş diye seslenmeyi çok isterdim…

Sonra senin hakikat ve özgürlük kavganı, yoldaşlarımızın yazılı sözlerinde buldum. Bu benim için çok büyük bir maneviyattı. Sana birçok mektup yazdım. Yüreğimde hiç kimsenin tahmin edemeyeceği şiirler, duygular, düşler besledim.

Evet yoldaş şimdi kavganı yani seni daha iyi tanıyorum. Bir de sana bir sır vereyim artık rüyalarımda yüzün bulanık değil. Seni rüyalarımda görünce kâbusla uyanmıyorum, çünkü seni tanıyorum artık. Sana yoldaş diye seslenmeyi; öyle seslenirken beni duymanı ne çok isterdim.

Yıllarca hep yüzünü merak ettim, kucakladığın toprakları görmek istedim. Yokluğunu anlatamıyorum. Yazılmayı bekleyen sayfalar olarak yüreğimin bir köşesinde bekliyor.

Artık seni tanıyorum. Sen umutlarımızın ilk patikalarının çizildiği zamanlarda adımladın o mor alımlı dağlarımızı. İlk umudu kuşanıp ilk umut olanlardansın. Kadınlar bu dağlara nasıl sevdalandı, yüreğindeki korkulara rağmen nasıl telaşla bu dağları adımladı bilirsin. Ben de yüreğimdeki korkulara rağmen gözlerimi diriliş ve direniş bayrağına diktim. Kutsal topraklarımızı kucakladığın Mayıs ayında ben de kutsal dağlarımıza ayak bastım. Artık özgürlük dağlarımızın patikalarını adımlıyorum. Sen gördün o ilk cesur, inançlı savaşçıların ilk yürüyüşlerini. Zamanımız ayrı olsa da inancımızın güzelliği bizi aynı yeşil, zorlu patikalarından geçiriyor. Seninle aynı kavganın savaşçısı olmak, aynı inancın ve düşlerin peşinden koşmak bana büyük bir gurur ve ruh veriyor. Aşağıdaki sözcük, cümle ve paragraflarla ilk karşılaştığımda ruhum alt üst olmuş, yüreğimde depremler gerçekleşmişti.

“(…)1985 Mayıs ayında Siirt'in Eruh ilçesi Fındık nahiyesinde, sömürgeci güçlerle giriştikleri büyük bir çatışma sonucu, büyük bir direniş göstererek şehit düşen grubun çoğunluğu bu halk kahramanlarından oluşmaktaydı. Başında Ali KAYA yoldaşın bulunduğu grup, Hasan CABADEK, Bedrettin TİMURTAŞ, Ali SEVİLGEN, Mehmet SEVİLGEN ve Nuri... yoldaşlardan oluşmaktaydı...”

Birlikte savaştığın yoldaşların da ne yüzün gördüm ne de sesini duydum. Ama kavganızdaki amacın güzelliğine şimdi her zamankinden daha çok sevdalandığımı söylemeliyim. Bu devam eden cümlelerde ne vardı tahmin edersin her halde, kavganızı anlatan sözleriniz yükseliyordu. İşte bu sözlerde duyunca sesinizi aslında sesinize o kadar da yabancı olmadığımı gördüm.

“(…) Bedrettin TİMURTAŞ yoldaş, Eruh'un Zivinga Şikaka köyündendi. Evli ve 7 çocuk babasıydı. Partimizin yörede devrimci faaliyetlere başlamasının ilk bilinçli dayanaklarından biriydi. Kısa bir çalışmadan sonra, hiçbir tereddüt göstermeden silahlanarak devrim saflarında direnişe katılmış ve zaten önceden de belli bir bilinç birikimine sahip olduğundan, kendisini hızla Parti çizgisini kavrama yönünden bir eğitime tabi tutmuştur. O, hızlı bir devrimci gelişme göstererek kısa sürede yaman bir köylü Önderi olmuştu. Güçlü propaganda kabiliyetine ve cesur bir savaşçı niteliğine sahipti. O da toplumsal geriliğe son derece öfkeliydi ve şöyle diyordu:

‘Eğer halkımızın belli oranda dini bilinci de olsaydı, o bu zulme iki gün tahammül edemeyecekti. Ama o ne dini bir bilince sahiptir, ne sosyal, ne de siyasal bir bilince sahiptir. Sömürgeciler ülkemizde o kadar vahşi, o kadar barbar davranmışlardır ki, insanlarımızı kapkaranlık bir yaşantı içerisine sürüklemişlerdir. Türk devleti her halükarda dine sarılmasına rağmen, şimdi de camilerimize, Bursa'dan, Konya'dan imam getirmektedir. Ancak ne imamlar Kürtçe biliyor, ne de köylüler Türkçe biliyor. Öyle ki camilerimiz, cemaatlerimiz kör ve sağırlar diyaloguna dönüşmüştür. Faşist Türk devleti, halkımıza hayvan muamelesi yapmaktadır. Ben kendim mutaassıp değilim ama, eğer halkımıza dini bir bilinç bile verilseydi, sömürgecilere karşı isyan etmek için yeterli olacaktı. Bu yönlü kısmen aydınlanmış bir insan bile, eğer zerre kadar şeref ve haysiyet sahibi ise mutlaka sömürgeciliğe karşı isyan etmek zorundadır. Bu yönde, bir İmam olarak bize düşen görevlerin bilincindeyim, şimdiye kadar olanaklarım dahilinde çabaladım. Bundan sonra PKK düşüncesiyle de tanışmış bir kişi olarak çok daha yararlı olacağıma inanıyorum.’

Ve gerçekten Bedrettin yoldaş, gece gündüz demeden çalıştı. Kısa sürede eskiden beri var olan çevresini toplayarak güçlü bir taraftar kitle yarattı. O, bununla da yetinmedi, Eruh dışındaki alanlara da giderek propaganda ve eylem çalışmalarını sürdürdü, güçlü bir hitap yeteneği ve kavratıcı özelliği vardı. Çevresi tarafından sevilir sayılırdı. Kendisini her şeyi ile devrime adamıştı. Köy köy dolaşıyor, ilişki geliştiriyor, örgütsel çalışmalara katılıyor, bir önder olma yolunda hızlı gelişmeler kat ediyordu. Sömürgeci güçlerle giriştiği bir çatışmada (Hasan yoldaşın grubuyla birlikte). Hasan yoldaş şehit olmadan iki gün önce şehit düştü. O, Kürdistan halkının unutamayacağı yurtsever bir devrimciydi.

Söz konusu şehit yoldaşların hepsi de, köylülüğün yoksul kesiminden gelmekteydiler. Başından beri sürdürdükleri devrimci çalışmalarla Eruh alanına, 1978'lerde Hilvan'ın mücadele tarihimizde oynadığı rolün de ötesinde bir rol oynatarak, yeni dönem direniş mücadelemizin zeminine oturttular. Bu yoldaşların başından beri sürdürdükleri mücadelelerinde şu açıkça görülmüştür: Eğer Kürdistan'daki köylü direnişçiliği, devrimci bilinçle bütünleşirse ve bu bütünleşme kitleleri sararsa, dünyanın tüm emperyalist güçleri, faşist Türk devletinin imdadına koşsa da, o yine yıkılmaktan kurtulamayacak, tarihin çöp tenekesine atılacaktır. Ali KAYA, Hasan CABADEK, Bedrettin TİMURTAŞ, Ali SEVİLGEN, Mehmet SEVİLGEN ve Nuri... yoldaşlar, gösterdikleri görkemli direniş ve mücadeleleriyle Kürdistan köylüsünün kahraman birer temsilcileri olduklarını kanıtlamışlardır. Anılan mücadelemize önderdir. Taşıdıkları direniş bayrağı hiçbir zaman yere düşmeyecek ve Kürdistan dağlarının doruklarında her zaman dalgalanacaktır.

Kahrolsun Sömürgeci ve Feodal-Komprador Düzen!

ERNK Bayrağı Altında Kürdistan Yurtsever Köylüler Birliğini Yaratmak İçin İleri!

Yaşasın Bağımsızlık ve Özgürlük Mücadelemiz!

Yaşasın Partimiz PKK-Yaşasın ERNK ve HRK!

Mücadele Arkadaşları

1 Mayıs 1986…”

Taşıdığınız direniş bayrağı yere düşmeyecek

Bu sözleri okuduktan sonra seni uzaklarda aradığım için sana bir özeleştiri vermem gerektiğini düşündüm. Taşıdığınız direniş umut bayrağı yere düşmedi düşmeyecek. Yani gözlerimin buğusunu dalgalara dönüştüren rüzgardın, yanımdaydın ve ben seni yani kavganı göremedim. Seni gören gözlerimin sınırlarında aradığım için beni bağışla. Şimdi seni yüreğim, beynim ve bütün varlığımla kucaklıyorum. Şimdi kendime sorduğumda, “iyi ki de sen böyle yaptın,” diyorum. Bir daha sorduğumda kendime; “iyi ki sistemde oturan ve çocuklarını büyüten babalar gibi değildin,” diyorum. Bir daha sorduğumda; “iyi ki sen kendi düşlerinin, inancını peşine kaygısızca düştün,” diyorum.

Böylece umutların, düşlerin, umutlarımız ve düşlerimiz oldu. Kavgan, inancın ve peşinden koştuğun aydınlık zamanlar için seni daha bir seviyorum. Şimdilerde kavganın güzelliğiyle yıkamaya çalışıyorum gözlerimi. Biliyorum ki sen uzaklarda değil yüreğimde atan kavganın inancısın. O nedenle senin ve bize umutlu aydınlık zamanlar bırakmak için mücadele eden tüm yoldaşlarımızın önünde saygıyla eğiliyorum. Bütün Kürt halkı için manevi bir ağırlığı olan Mayıs ayının şehitlerini de saygıyla anıyor, anınız yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.

 

* Kızın ve yoldaşın

***

Kavgan kavgam

Yangının ateşim

Dağlar dağlarımız

Nasıl anlatacak bu kelimeler bilmiyorum

Senin yüzün kavganın yüzüydü

Boyun dağların asiliğiydi

İnancın sitemkârca haykırıyordu yüzüme

Biliyor musun

Yüz sürdüm kavgana

Yakınlığını duyumsadım

Yüzünü düşlerime kattım

Biraz da geleceğe serptim

Sonra bir daha döndüm toprağa

Hep aradığım o toprağını

Sınırlar bölememişti

Sevdan dalgalanıyordu mevsimlerle

Gerillanın umut ateşlerinde

Çiçekler açılırken dağlarımda

Biraz da sen kokuyordu

Yağmur yüklü bulutlar biraz kavganı

Sürüyordu isyan yüreklilerin diyarına

Yani güzel yoldaşım

Bir de yüzümü sürerken kavgana

Toprağın kokusunu alıyorum

Kavgan kokan dağlarda

Özlem yüklemiyorum artık benliğime

Düşlerime aldım

Ruhum isyanların ahenginde

Mevsimleri kucaklıyorum