
Avrupa’da devrimci mücadele değişiktir, Türkiye’ye ya da doğduğun ülkedeki mücadeleye benzemez. Hem doğduğun ülkenin sorunlarıyla uğraşırsın, zaten o yüzden ülken dışındasındır ve orada verdiğin mücadeleden kopamazsın, hem de bir devrimci olarak yaşadığın ülkenin sorunlarıyla mücadele edersin. Herşey iç içe geçmiştir ve uzaktan bakılınca kolay gibi gözükse de, işin içine girdiğinde öyle olmadığını görürsün.
Mesela hem Türkiye’nin eğitim sisteminin düzeltilmesi için uğraşırsın, hem de diyelim ki Almanya’dasın ve çocukların okuyor, oradaki sorunlar için de uğraşmak zorundasındır. Ayrıca çocukların olması da gerekmiyor, eğer demokrat ve devrimciysen her şartta ikisiyle de uğraşırsın. Mutlaka birine ağırlık verirsin ama sonunda hepsi senin sorununmuş gibi algılarsın.
Yurtdışına ilk çıkışım 1971 ve ne kadar çok insan tanıdığımı artık varın da siz düşünün. Hem çok önemli, devrimci ya da cins insanlar tanıdım, hem de niye burada olduklarını çözemediklerim oldu. Bunlar hepimizin yaşamında var ama kimileri iz bırakır, işte sevgili Yüksel Koç da benim yaşamımda iz bırakanlardan birisi.
Yerinde duramayan çocuk vardır ya, gözünüzün önüne o çocuğun bıyıklısını ve hafif kelini getirin, işte Yüksel Koç öyle birisi. Yüksel Koç ile bir yürüyüştesiniz ve konuşmaya çalışıyorsunuz, bişey anlatacaksınız, acele etmeniz lazım, çünkü onun beyninde o kadar çok sıralı ya da sırasız iş vardır ki, zamanınızı kendinize göre değil, ona göre ayarlamak zorundasınız. Bir bakmışsınız yanınızda yok ve siz konuşuyorsunuz, o anlayacağını anlamış ve gitmiştir.
İlk başlarda çok alınıyordum ama O’nu tanıdıkça alıştım. Nedeni çok basit, Yüksel böyle yapınca ilk başta sizi ciddiye almıyor sanıyorsunuz ama 1-2 saat sonra tekrar karşılaştığınızda size “Ahmet arkadaş, demin söylediğini konuda düşündüm ve ben şu açıdan bakıyorum” diyor. Bu O’nun huyu, ya kendisine iyice düşünecek zaman ayırıyor, yanlış yanıtlamak istemiyor –ki keşke hepimiz öyle yapsak da ani yanlış yanıtlar vermesek- ya da gerçekten hiper aktif ve yerinde duramıyor.
Önemli bir kongre vardı ve ben de konuşmacı olarak çağrıldım. Kongrede herkes siyaset konuşacak, ben değişik bişeyler söyleyeyim, diye düşünürken bir de baktım Yüksel Koç divan başkanı seçilmiş. Konuşmam cuk dedi avucumun içine geldi.
“Sevgili arkadaşlar, kongreniz hayırlı olsun. Konulara girmeyeceğim, sonuçta sizin derneğiniz ve ben sadece tebrik ederim. Ama beni gerçekten şaşırttınız, Yüksel’i divan başkanı yapmışsınız. Yüksel gibi birisini bütün kongrede masaya bağlamak işkence gibi bişey, çünkü Yüksel konuşurken yanınızdan kaybolan birisi” diye kısa bir konuşma yaptım. Çok güldüler, tam Yüksel’i tarif ettiğimi söylediler ama bir kısım arkadaş beni Yüksel’i bu yüzden eleştirdiğimi zannetti ve bu uzunca süre konuşuldu. O yanlış anlamada işte bir daha Yüksel’e hak verdim, anlık soruya hemen yanıt vermiyordu, ben de kısa konuşmamda Yüksel’in mutlaka ama mutlaka o konuyu bize açtığını söylemedim, kongre zamanından çalmamak için.
Şimdi Yüksel açlık grevinde ve sağlığı oldukça kötü. Bir kez kendisiyle görüştüm, bir de bana sesli mesaj göndermiş. Aynı anlattığım gibi, doktorlar Yüksel’i hastanede tutamadılar, bir de baktılar ki yine eylem alanında. Siz bu yazıyı okurken ben Yüksel’in yanına doğru yol alacağım, tabi yanımda durursa.