Yıllarca Kürtleri, Karl May’ın ‘Vahşi Kürdistan İçlerinde’ kitabı üzerinden algılayan Avrupalılar, diaspora sayesinde gerçek Kürtler ile tanıştı. Ama halen Kürtler ayrı bir halk değil de ‘Türk’, ‘Türklere benzer bir Müslüman halk’ olarak algılanıyorlar. 

Ne yazık ki Kürtler, her katliamda olduğu gibi bu kez de Şengal Katliamı‘ndan sonra gündeme geldi. Katliamlara maruz kaldığında dünya kamuoyu tarafından hatırlanıyor. 

Tüm Avrupa medyası, Şengal Katliamı’nı da ancak bir hafta sonra yansıttı. Mümkün olduğu kadar görmemezlikten geldi. İlk etapta mümkün olduğunca görmezden geldi.

Kobanê ise Kürtlerin Avrupa’da tanınmasında bir milat oldu. Kobanê hem Kürtlerin kaderini ve Avrupa’nın perspektifini önemli oranda değiştirdi.

Sadece Avrupa’da değil, bütün dünyada bir imkansız başarılmıştı, Kürtler artık bir sembol olmuştu. 

Barbarlığa, gericiliğe ve diktatörlüğe karşı direnen Kürt kadınına medyada artık birinci sayfadan yer veriliyordu. Kürtler, Ortadoğu’yu DAİŞ belasından kurtaran güç olarak görüldü. 

Öyle ki Kürtler, diğer direnişçilerle beraber, Batı’nın güvenlik sorununu çözer konuma geldiler. Ben Avusturya’da buna çok yakından şahit oldum.  Kobanê’nin zor nefes aldığı günlerde, Avusturya Parlamentosu, oy birliğiyle, yani tüm partilerin oyu ile 18 Kasım’da bir ‘Kobanê Kararnamesi’ çıkarttı. 

Bu kararname ile amaç, Türkiye’ye baskı uygulanarak sınırın açılmasını sağlamaktı. Böylece sivillere erzak ve insani yardım yapılabilecekti.

Birçok Avrupalı milletvekili bu kararnameye sempati duydu, destek verdi. Şunun da altını çizmek isterim ki, Avrupa ülkeleri arasından yalnızca Avusturya Parlamentosu böyle bir kararname çıkarttı. Bu aynı zamanda Kobanê için önemli bir nefesti. Artık yasa haline gelen bu karardan sonra, Avusturya Parlamentosu Ermeni Soykırımı’nı da tanıdı. Türkiye adeta şok geçirdi ve alelacele büyükelçisini geri çekti. Bu süreç içerisinde Türkiye, Avusturya’ya ticari boykot uyguladı. Avusturya Dışişleri Bakanlığı bu tepkiyi önemsemedi. Bütün bu olaylardan sonra Türkiye, hiçbir şey olmamış gibi büyükelçisini Avusturya’ya yeniden gönderdi.
Haziran 2015 seçimlerinden sonra ise Türkiye’de tam bir kaos hakim. Ancak, gelen mülteciler nedeniyle Avrupa’nın bu kaosla ilgilenmeye zamanı olmadığı gibi bir görüntü var.

Öncelik tamamen mülteci akımı nedeniyle değişti. “Savaş bize yansımaz” mantığı ile hareket eden Avrupa ülkeleri şu anda 

“Mültecileri kim alacak” tartışmalarıyla meşgul. 

Türkiye ise bu süreç içerisinde ikinci bir seçim atmosferine girmişti. Seçim süreci, oy değil, can pazarına dönüşmüş, Türkiye adeta cehennem dönmüştü.

AGİT’in raporları, Türkiye’nin seçim atmosferini ve seçim sürecini çok ağır eleştirdi. O sırada, Avrupalı siyasetçilerin çoğu ‘ırkçı’ damgasını yememek için sesli bir şekilde söylemekten çekiniyor olsalar da, kendi aralarında artık Türkiye’de demokrasinden söz edilemez olduğunu itiraf ediyorlardı.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi için öncülük eden Yeşiller Partisi, sosyalistler ve sol partiler, artık üyeliğe alınıp alınmamasını sorguluyor ve hatta durdurulmasını tartışıyor oldular.

Türkiye-Avrupa Birliği üyeliği görüşmeleri kapsamında Türkiye’ye demokrasinin inşaası için fonlardan yıllık 900 milyon Euro bütçe ödeniyordu fakat sonuç ortada. Türkiye’nin daha çok demokrasiden sapma yolunda bir çabası var. 

1 Kasım seçiminden önce Merkel ve arkadaşları, ülkelerindeki sağcı partilerinin yükselmesi ve sağcı akımın güçlenmesiyle beraber köşeye sıkışmışlardı. Bunu fırsat bilen Recep Tayyip Erdoğan, ona sırtını dönen Avrupa’ya mülteci krizini kullanarak, Avrupa’ya siyasi şantaj yapmaktan kaçınmadı. Mültecilerin Türkiye üzerinden geçişlerini kolaylaştırdı. Merkel ve arkadaşları, bu şantaja diz çökerek 1 Kasım seçiminden önce Türkiye’yi ziyaret etti. Mülteci akımını durdurmayı umut ettiler. Hatta, bunun için Avrupa Birliği’nin Türkiye raporunun, 1 Kasım’dan önce yayınlanmaması bile sağlandı. 

“Mültecilere 8 milyar Euro harcadık” diyen Türkiye aniden, sadece 3 milyar için Avrupa ile pazarlığa niye girsin diye kimse sorgulamadı. Verilen 3 milyar elbette Türkiye mültecilere iyi baksın diye verilmedi zaten böylesi bir romantizme de gerek yoktu. Bu para sadece Avrupa’nın sınırları korunması için ödenecekti. 

Bu arada Kürdistan’da abluka ve yasaklarla ‘şehirlerin özgürleştirildiği’ söyleniyor. AKP medyası neredeyse ‘biz ölerek kardeş olacağız’ diyor. Türkiye halklarını zehirleniyor. 

Oysa ne şehirler ablukaya alınarak özgürleşecek ne de insanlar ölerek kardeş olacaklar. 

Avrupa, nasıl ki DAİŞ’in saldırılarına göz yumduysa, maalesef Kürtlerin ölümüne de göz yumuyor. Elbette Kürtlerin kendilerine ait bir devlet bütçeleri ve resmi diplomatları olmadığı için Avrupalıların gözlerini açma şansları da zayıf.  Kürt diplomasisinde ciddi bir personel eksikliği de var. Bunu da gözardı etmemek lazım.

Geceleri gözlerimizi kapatamaz olduk. Göz kapaklarımıza ölen çocukların resimleri yapışık. Gözlerimizi kapattığımız her anda o masum çocukların ölü bedenlerini görüyoruz. Bu bizim ortak gerçekliğimiz. 

Avrupa sessiz, Kürtler çığlıklar içinde...


Berivan ASLAN / Avusturya Parlamentosu Yeşiller Partisi Milletvekili.