Kürdistan’daki savaşın ateşi yükseldiğinde, Başbakan Erdoğan kolundaki saati ayarlar gibi medyaya ayar çekme yolunu seçti. Sansürün şimdiki boyutlarda uygulanmadığı dönemlerde bile, aynı medya üstten bir ayarlamaya gerek duymaksızın, asker kayıplarını olduğu gibi vermekten özenle kaçındı. Devletin zaaf içinde olduğu kanısı uyandırmamak için otosansür yoluna başvurdu. Devletteki otorite kaybını dinsizlikten daha tehlikeli sayan bir medyadan farklı bir tutum sergilemesi zaten beklenemezdi. Bugünkü sansürün nedeni kuşkusuz sadece asker kayıplarını örtbas etmekle sınırlı değil. Mevcut sansürün esas nedeni inkar ve imha sisteminin savaş suçu kapsamına giren eylemler geliştirmesine engel teşkil eden kamuoyu tepkisini en alt sınıra çekmek oluyor. Halkın haber alma hakkının engellendiği koşullarda faşist sömürgecilik çekinmeden her türlü savaş suçunu işleyebiliyor.
Eskisi yerine ikame edilen Yeşil Ergenekon’un başı Fethullah Gülen boşuna ‘altı üstüne getirile’ diye fetva vermedi. Adı geçen münafıkın bu fetvasını emir telakki eden Kimyasal Necdet komutasındaki Türk ordusu, aralıksız devam eden hava saldırıları ve yoğun top atışları ile Kürdistan’ı sözcüğün gerçek anlamında bir yangın yerine çevirmeye çalışıyor. Gidip Şırnak ve Hakkari coğrafyasını şöyle bir dolaşın, Zagros ve Botan dağlarını ziyaret edin: Arazinin her metrekaresinde bu vahşi bombardımanın izlerini görmekte zorlanmayacaksınız. Her adımınızda etrafa saçılmış bomba, top ve roket parçalarıyla karşılaşacak, bunun da ötesinde asker cenazelerinde haykırılan ‘vatan bölünmez’ sloganının bir palavradan başka bir şey olmadığına tanıklık edeceksiniz. Gözlemleriniz sizi şu tür bir yargıya götürecek: “Doğru, vatan toprağına böyle yaklaşılmaz. Devlet burada ülkenin bölünmez bir parçasını değil, eninde sonunda TC bütünlüğünden kopacağına inandığı düşman bir ülkenin topraklarını bombalıyor.”
Kürdistan’da faşist sömürgeci ordu araziye çıkamaz hale gelmiş durumdadır. Askerin araziye çıkmasını gerilla için av haline gelmek olarak görüyor. Gerilla saldırılarının önüne geçmeyi kale tarzında karakollar inşa etmekte arıyor. Birçok yerde karakollarla bağlantıyı ancak helikopterlerle sağlayabiliyor. Kara savaşı yerine modern askeri tekniğe, insansız hava araçlarına, karadan top atışlarına ve hava saldırılarına yüklenerek sonuç almak istiyor. Hava Kuvvetlerine bağlı savaş uçağı filolarının Kürdistan illerine kaydırılması da bu gerçeği doğruluyor. Muş, Dersim ve Amed gibi sınırdan bir hayli uzak illerde bile bu yöntemle savaşıyor. Geçmişte bir askeri yetkili “Öyle silahlar kullanacağız ki, bu topraklarda ot bile bitmeyecek” tehdidini savurmuştu. Şimdi bu tehdit AKP iktidarı altında pratikleşme imkanı buluyor. Tam bir yıkım ve kıyım AKP’nin Kürdistan pratiğinin adı oluyor.
Eylem yapmak bir yana kendini korumanın bile mucize gibi göründüğü bu koşullarda gerillanın gösterdiği direniş gerçekten de her türlü takdiri hak ediyor. AKP faşizminin Önder Öcalan’a uyguladığı insanlık dışı tecridin ve Kürt halkına karşı giriştiği her cinsten terör harekatının sadece gerillanın öfkesini bilemeye yaradığını belirtmek gerekiyor. Rüzgar eken fırtına biçiyor. Sömürgeci güçlerin savaşta psikolojik üstünlüğü ele geçirme girişimleri tam bir fiyaskoyla sonuçlanıyor. Kıyaslama kabul etmez sayısal gücü ve dayandığı ultra-modern askeri teknik Türk tarafının derdine derman olamıyor, yani kendisini psikolojik açıdan üstün bir konuma taşıyamıyor. Bir süre öncesine kadar saldırıda olan Türk ordusuydu ve Kürdistan’ın her yerinde operasyon yapıyordu. Ancak daha sonra tümüyle savunmaya geçti. Bu gerçeği hükümet sözcüsü Bülent Arınç da teyit ediyor. Demek ki “Terörün kökünü kazıyacağız” türünden tehdit dolu sözleri sahipleri için züğürt tesellisi olmak dışında herhangi bir değer taşımıyor.
Bülent Arınç istediği kadar aksini iddia ederse etsin, istediği kadar “Biz eşkıya değiliz, devletiz” desin, faşist Türk ordusu katledilen gerillaların cesetlerine bir eşkıya çetesinin bile imtina etme gereği duyacağı saldırılar düzenliyor. Çatışmada can vermiş gerillaların bedenlerine kurşunlar yağdırıyor, cesetlerini parçalıyor, gözlerini çıkarıyor, kulaklarını kesiyor. Gerilladan yediği ağır darbelerin hıncını onların cansız bedenlerinden çıkarmaya çalışıyor. Paramparça edilmiş cesetlerin başında askerlere toplu hatıra fotoğrafları çektiriyor. Üstelik bu fotoğrafları medyaya servis ediyor. Devlet adı verilen ırkçı faşist yapılanma sırtlanları dahi gölgede bırakan rezilin rezili bu uygulamalarıyla ‘ebed-müddet’ bir varlık olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal ettiği günlerde denize akan petrola bulanmış bir kuş için ağıtlar yakacak kadar hassasiyet gösteren güçler, Türk devletinin Kürdistan’da işlediği bu savaş suçları karşısında tam bir mezar suskunluğuna gömülüyor.
Bir de Kürdistan’da devletin adeta bitişine ortaya koyan Bingöl örneği var. Operasyonda yaşanan çatışmada bir korucubaşının ölümü ardından, çevik kuvvet polisinin eşlik ettiği kontralaşmış bir topluluk BDP İl Başkanlığının bulunduğu binaya saldırı düzenliyor. Saldırıda binanın camları kırılıyor, tabelası indirilip götürülüyor. Bina içindeki BDP’liler bu güruha karşı kendilerini savunuyorlar. Bu savunma saldırganları daha da azıtıyor. Polis yetkilisi BDP yöneticilerinden binaya Türk bayrağı asmalarını istiyor. Bu talebi geri çevrildiğinde içeriye gaz bombaları atılarak BDP’liler dışarı çıkarılıyor. Daha sonra İl Başkanlığı binasına giren polis, dışarıdaki topluluğa fethin tamamlandığı işaretini veriyor. Fethin başarıyla sonuçlandığının kanıtı olarak parti binasına Türk bayrağını çekiyor. Saldırgan güruh Bizans başkentinin surlarına üç hilalli bayrak çekilmiş gibi kendinden geçiyor, alkış tutarak Türk polisinin İl Başkanlığını fethini kutluyor. Bununla yetinmeyen ‘Gavur İmamın Ordusu’ panolara saldırıyor, afişleri ve pankartları yırtıyor, içerdeki tüm eşyaları tahrip ediyor pencereden dışarı atıyor.
Bu tablo AKP’nin gücünü değil güçsüzlüğünü ele veriyor. AKP artık Kürdistan’daki devlettir, bu devletin ordusudur, polisidir, sömürgeci devletin idari yapılanmasıdır. Bu da onun tüm maskelerinin düşmesi ve Kürt düşmanı yüzünün açığa çıkması anlamına geliyor. Yeşil faşizm devletleşme rüyasının sonuna yaklaşıyor. Kürt halkı için büyük bir iştiyakla kazdığı mezar kendi mezarı haline gelmek üzeredir. Türkiye’de sorunların anası olan Kürt sorununu çözme niyeti olmayanların çözülmeleri kaçınılmazdır. Doğrulanan işte bu gerçek oluyor. AKP de kendisinden önceki ırkçı faşist partilerin akıbetini paylaşıyor. AKP düşüşe geçer ve uçurumun dibine doğru yuvarlanırken, insanlık onuru Kürt gerçeğinde bir kez daha zulüm ve zorbalığa galebe çalıyor. Kürt halkı şahsında kazanma yolunda ilerleyen bütün insanlık, emekçi Türk halkı ve kimlikleri gasp edilmiş tüm ezilen topluluklar oluyor.
Kürdistan’daki savaş özgürlükle köleliğin, demokrasi ile ırkçı faşizmin, yücelikle alçaklığın, soylulukla soysuzluğun, öze dönüş ile teslimiyet ve ihanetin, insanlığın yüce erdemleriyle insanlığa karşıt olan her şeyin savaşıdır. Kürt halkını kimliksizliğe ve kültürsüzlüğe mahkûm edip yeryüzünden silmeye çalışmak insanlığı yok etmeye kalkışmaktır. AKP bu alçakça amacın peşine düştü, dolayısıyla son derece kirli bir haksız savaş yürüttü. İktidarını kalıcılaştırmanın güvencesini bu lanetli savaşın başarısında aradı. Bunun için en hileli yol ve yöntemlere başvurdu. Uzun süre koyun postuna bürünen kurt siyasetini izledi. İmralı ile görüşmeleri ve Oslo sürecini tümüyle başarısız girişimler olarak değerlendirmek yanlıştır. Bunlar aslında AKP’nin gerçek yüzünü açığa çıkaran gelişmeler olarak hayırlı bir rol oynadı. Erdoğan’a vurulan ‘cumhuriyet tarihinin en karizmatik lideri’ cilası hızla döküldü. Takke düştü, kel göründü. Kürt Özgürlük Hareketi Kasımpaşalı Başbakanın karizmasını fena çizdi.
Kürt halkı bu kez kendisine dayatılan kaderi yenecek. İnkar ve imha sisteminin firavun inadında ayak diremesi bu gerçeği değiştirmeye yetmeyecek. Çözümsüzlükte ısrar anlamına gelen bu inat sadece ve sadece özgürlük için ödenmesi gereken bedeli büyütecek. Tarihin bu keskin dönemecinde yükselen özgür Kürtlük, çürüyen ve çöken inkar ve imha sistemi olacak. Zalimler ve zorbalar kaybedecek, Kürdistan kazanacak.