
Yukarı Dicle Havzası (Coğrafi olarak Kürdistan olarak tanımlanan bölgenin bir kısmını kapsamaktadır) (fotoğraf 1) dünya ve kentleşme tarihi anlamında ilklerin yaşandığı en önemli bölgelerden biridir. Yukarı Dicle Havzası yükselti, iklim, yer şekilleri, bakı, toprak, hidrografya gibi özelliklerin uygun olması nedeniyle yerleşme yeri olarak tercih nedeni olmuştur (Karadoğan, 2014). Yukarı Dicle Havzası; tarih boyunca, kıtalararası köprü ve bir kilit noktası özelliği göstermiş, hem jeopolitik, hem de ticari anlamda kavimlerin geçiş güzergahı üzerinde yer almış, bu konumu nedeniyle de ayrı bir öneme sahiptir. Bunun sonucunda da bu topraklar; geçmişi binlerce yıla dayanan sayısız göç ve savaşa tanıklık etti ve bölgenin siyasal gelişimi ile kültürlerin ortak kaynaşma noktası oldu.
Yukarı Dicle Havzası’nda yerleşmenin ilk izlerini üst paleolitik (M.Ö 40.000-12.000) dönemde doğal mağaralarda ve kaya sığınaklarında görmekteyiz. Özellikle avcı-toplayıcı topluluklar besin bulabilmek için iklim ve doğa koşullarının gereği sürekli mobil oldukları için doğal mağaralar ve kaya sığınakları barınma yerleri olarak tercih etti. Bu yerleşmelere, Anadolu’nun en eski mağara yerleşimlerinden biri olarak tanımlanan Diyarbakır Hassuni Mağaraları, Ergani Hilar Mağaraları ile Çermik ve Çüngüş ilçerleri arasında yer alan Sinek Kaya Sığınağı gibi alanlar örnek gösterilebilir. (Fotoğraf 2-3)
İlk mimari yapılar; yuvarlak planlı evler
Ancak neolitik devrim olarak nitelendirilen; tarıma geçiş ve hayvanların evcilleştirilmesi ve artı ürünün ortaya çıkmasıyla birlikte, bu topluluklar da farklı barınma alanları ile farklı işleve sahip mekanların varlığına ihtiyaç duydu. Yukarı Dicle Havzası ve yukarı Mezopotamya’da bu anlamda ilk yerleşmeler; Körtik Tepe, Hallan Çeme, Demirköy, Nevali Çori ve Çayönü (Kote Ber Çem) olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yerleşmelerde karşılaşılan ilk mimari tip yuvarlak planlı evlerdir. Bu yapılar genelde birkaç diziden oluşan, tek sıra halindeki taş temellerin üzerinde yükselen duvarlar, olasılıkla yüzeyleri sıvalı saz türü bir malzemeden yapıldı. Herhangi bir iç bölmeye sahip olmayan bu yapılar bitişik ya da bağımsız olarak inşa edildi. (Coşkun Özkaya, 2007). Göbeklitepe’de daha çok dini bir özellik taşıyan ve anıtsal olan bu yapılar; Kortik Tepe, Hallan Çemi, Salat Camii Yanı, Demirköy ve Çayönü Tepesi gibi yerleşmelerde barınma, depolama ve zemin altına hoker pozisyonunda (Anne Karnındaki Pozisyon) ölü gömme alanları olarak karşımıza çıkmakta. (Fotoğraf 4)
Yukarıda sayılan yerleşmeler içinde dünya kentleşme tarihi açısından en önemli yere sahip olan yerleşme, Yukarı Dicle Havzası’nda Diyarbakır’ın Ergani İlçesi sınırları içinde yer alan neolitik dönemin tüm mimari evrelerini barındıran (yuvarlak planlı, ızgara planlı, kanallı yapılar, taş döşeli yapılar, hücre planlı yapılar, geniş odalı yapılar) Çayönü Tepesi’dir (Özdoğan 2007). Bir tarım köyü olmasıyla beraber zamanla hayvanların evcilleştirilmesi, ilk üretim aşamasından karma besin üretimine doğru ekonomisinin geliştirilmesi, yapı tiplerinin değişmesi, alet tiplerinde çeşitlenmeye gidilmesi ve çok eski bir dönemde, yakınındaki bakır madenini kullanmaya başlaması bu yerleşimi son derece özellikli kılmaktadır (Kejanlı 2005). Çayönü’nde yerleşik avcı toplayıcı bir düzenden tarım ve besiciliğe evrilme ve küçükbaş hayvancılığı ile yarı göçebeliğe geri dönme süreci kesintisiz bir şekilde bütün ayrıntılarıyla izlenir (Özdoğan 2014). Bu dönemde köy mimarisi tarzında barınma ve korunma gibi ortak bir amaca hizmet eden kalıcı barınaklar yapılmaya başlanmıştır. Çayönü’nde (Kote Ber Çem) dal ve kamışlardan yapılan basit yuvarlak çukur barınaklardan, taş ve kerpiç taşıyıcı duvarlı dörtgen yapılara, tek katlı yapılardan iki katlı yapılara çatıdan yapı malzemesine kadar hemen her sorunu çözümlenmiş ve geleneksel Anadolu Köy Mimarisi’nin temelleri atılmıştır (Özdoğan 2014).
İlk kentleşme dönemi
Yuvarlak planlı yapılar evresinden sonra, yapılarda basit taş dizileri örüye dönüşmekte, taş temellerin üzerinde kerpiç duvarlar yükselerek, tabanlar sıvanmaya, ihtiyaçlara göre oda sayıları ve yapı katları artış göstermektedir (Özdoğan 2007). Su baskınlarını önlemek için su basmanı yapılarak hem taşkınlar hem de odalar yer zemininden ayrılarak nem sorunu çözüme kavuşturulmaya çalışılmıştır (Özdoğan 2007).
Çayönü’ndeki yapı evrelerine bakıldığında kentleşmeyle ilgili gelişmenin; deneme yanılma, çevresel etkiler, doğal koşullar ve üretime geçişle birlikte ortaya çıkan ihtiyaçların belirlediği deneyimlere göre gelişim gösterdiği görülmektedir (Fotoğraf 5-6). Dünyada ilk kentleşme hareketinin çekirdeğini de göçebe yaşam tarzından yerleşik düzende yaşama geçişin temellerinin burada atıldığını söylemek mümkündür. Neolitik dönemden Ortaçağa kadar yerleşme özelliklerine bakıldığında; sağlığa uygun iklim ve topografya, ulaşım, su kaynaklarına yakınlık, toprağın verimliliği ve savunma bakımından uygun bir konuma sahip olması özellikleri göz önünde bulundurulmuştur.
M.Ö. 5 bin yıllarında bakır madeni kullanılmaya başlanmıştır. Mimari yapılar içinde kuyu ve ateş çukurları olmakla birlikte, tarım temel yaşam biçimini belirlemekte ve halen Yukarı Dicle Havzası‘nda geç kalkolitik dönemde küçük köy yerleşmeleri bulunmaktadır (Matney, Köroğlu, Wicke, Macginnis 2011). Yukarı Dicle Havzası’nda Kenan Tepe Höyüğü, bu köy yerleşmelerinin en güzel örnekleridir.
M.Ö. 4 bin yılların sonlarında ise ilk kentlerin doğmasıyla kentleşme, insan topluluklarının evriminde yerleşik düzene geçiş kadar temel bir aşama oluşturmuş, fakat ondan çok daha hızlı yaşanmıştır. Mezopotamya dünya üzerinde kentleşmenin ileri adımlarının atıldığı bölgedir. Kentleşme sürecinin Anadolu’ya yayılması Mezopotamya ile olan ticareti doğurmasına ve Anadolu’da var olan köy yerleşimlerini endüstriye dayalı kentlere dönüştürmede önemli bir rol oynamıştır (Yılmaz 2006). Bu dönemde mimaride, şehir planı oluşmaya başlamış, yönetici ve yönetilen sınıfı ortaya çıkmıştır. Özellikle din olgusunun ön plana çıkmasıyla birlikte devasa tapınaklar inşa edilmeye başlanmıştır. Yapılar yine taş temeller üzerine inşa edilmekle birlikte bazı yerleşim alanlarının etrafı savunma ve istilalara karşı bir surla çevrilmeye başlanmıştır. Bu dönemde ölüler neolitik dönemin aksine, artık yerleşim alanının dışına, neolitik dönemdeki ölü gömme ritüelleri devam ederek gömülme işlemi yapılır. Yukarı Dicle Havzası’nda Salat Tepe Höyüğü tunç çağının en iyi örneği olmakla birlikte, Müslüman Tepe Höyüğü’nde yerleşmenin ve mezarların farklı alanda olması ayrı bir örnektir. (Fotoğraf 7-8-9)
Asur egemenliği tunç çağına damga vurgu
Orta ve geç tunç çağı ile demir çağ, Anadolu’da büyük ve planlı bir kent sistemi ağının ortaya çıktığı bir dönemdir. M.Ö 2. bin yılın ilk çeyreğinde Anadolu’da Mezopotamya Bölgesi ile gelişen örgütlü ticaret nedeniyle Asur Ticaret Kolonileri Çağı olarak da bilinir. Bu dönemde genel kent kurgusu; saray ve tapınaklardan oluşan güçlü surlarla çevrili bir iç kale (akropol ya da yukarı kent) ile yine çevresi surlu bir aşağı kentten oluşur. Asur egemenliği tunç çağında önemli bir dönemi kapsamaktadır. Ama Yukarı Dicle Havzası’nda en önemli gelişmeyi yeni Asur döneminde görmekteyiz.
Yukarı Dicle Havzası’na Yeni Asur Krallığı’nın gelişiyle birlikte mimari ve günlük yaşama birçok yenilik taşınmıştır. II. Aşurnasirpal (883-859) ve arkasından III. Şalmaneser (858-824) döneminde, bölgeye büyük yatırımlar yapılmıştır. Dicle vadisindeki verimli topraklarda Tuşhan ve Amedi gibi eyalet merkezleri, Sinabu, Tidu ve Damdammusa gibi garnizon ve güçlendirilmiş yerleşmeler inşa edilmiştir (Köroğlu 2015). Eyalet merkezleri ve bölgesel garnizonlar, bir sitadel ile aşağı şehirden oluşmaktadır (Köroğlu 2015). Sitadelde saray ve konak gibi önemli yapılar yer almaktadır (Fotoğraf 10). Bu tür yapılarda avlular ve banyo mekanları pişmiş tuğla veya dere taşından mozaik döşeme ile kaplanmıştır. Aşağı şehirde önemli yapılar yanında hububat depoları yer alır. Bütün yerleşmenin drenaj sistemi vardır (Köroğlu 2015). Boyutları 30 hektarı aşan bu tür merkezler, üzerinde kuleler ve anıtsal kapılar olan kerpiç surlarla çevrilmiştir. Eyalet merkezi ve garnizonlardaki yapıların planından kerpiç boyutuna, lüks ürünlerden gündelik çanak çömleğe kadar bütün ürünler devletin koyduğu standartlarla şekillenmiş gözükmektedir. Bu tür merkezlerde resmi yazışmaları gösteren çivi yazılı arşiv de bulunur (Köroğlu 2015). Yukarı Dicle Havzası’nda; Hırbemerdon Tepe, Müslüman Tepe, Gre Cano, Kavuşan Höyük önemli yerleşmeler olmakla birlikte Ziyaret Tepe ve Üç Tepe Höyüğü tipik bir Asur Eyalet merkezi olarak karşımıza çıkmaktadır (Fotoğraf 11-12).
Roma egemenliği mimariyi etkiledi
Bölgede Roma egemenliğiyle birlikte güvenlik ön planda tutulmuştur. Kent yerleşkeleri seçilirken; savunma açısından kolay savunulabilinecek, hakim yüksek tepeler seçilmiş, sarp topoğrafik koşullardan (Eğil ve Hasankeyf gibi) yararlanma yoluna gitmişler, bunun mümkün olmadığı yerlerde (Diyarbakır örneğinde olduğu gibi) kaleler inşa etmişlerdir (Karadoğan). Savunma ön planda olduğu için her şeyden önce de garnizon ve askeri destek noktalarının ağı bu hususta dikkat çeker. Bu garnizonların karayollarıyla birbirine bağlanmasıyla sorun çıkan bölgelere gidecek lejyonlar için hızlı bir ulaşım ağı oluşturulmuştur. Karayollarının vazgeçilmez parçası olan köprüler anıtsallıkları ve mimari nitelikleriyle Roma damgası taşıyan yapılar arasındadır. Ticari ve askeri açıdan da stratejik önem arz ederler (Aşkın 2006). Şehirler ortonormlar (düzen, dizgi) bir plan etrafında şekillenlenmektedir (Asenat 2012). Kent planı genelde çapraz yollarla bölünmüş, muntazam ve dörtgen adalardan meydana gelir. Kuzey-güney ve doğu-batı istikametli iki ana cadde ortada bir meydanda birleşir ve kesişirler (Kejanlı 2006), (Fotoğraf 13).
Kentin sokakları, evleri, bahçeleri, dini yapıları, çarşısı ve kamu binaları bu düzen çercevesinde inşa edilir. Kentin su sorunu devasa sarnıçlarlarla çözüme kavuşturulur. Yapılar anıtsal ve sanatsal kaygılar ön planda tutularak tasarlanır, inşa edilir. Romalıların imparatorluk genelinde gerçekleştirdikleri imar faaliyetlerinden Yukarı Dicle Havzası’ndaki kentler de etkilenir. Onların gelişiyle birlikte Yukarı Dicle Havzası’nda yer alan birçok kentte, sütunlu caddeler ve başka kamu yapıları yaygınlaşır. Bunlarla birlikte bir kentin gelişmesi kaynakları ölçüsünde ve yaşayan yerel nüfusun kabul edebileceği oranda gerçekleşir. Nihayetinde görkemli, farklı bir karaktere sahip Romalılaşmış eyalet ve lejyon kentleri ortaya çıkar. Bu kentlere en güzel örnekler binlerce yıllık tarihi kalesiyle Roma İmparatorluğu’nun sınır başkenti olan Amedi (Diyarbakır), Dara (Mardin), Dakyanus (Diyarbakır Lice İlçesi) ve Zerzavan (Diyarbakır Çınar İlçesi) Antik Kentleri gösterilebilir (Fotoğraf 14-15-16).
İslam ve Hıristiyanlığın izleri
Ortaçağa ve yeniçağa gelindiğinde mimaride; iklimin, sosyo-ekonomik yapının, sosyal yaşamın yanısıra özellikle dini inançların belirlediği akımlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Batıda Hıristiyanlığın etkisiyle Gotik tarzda birçok kilise ve katedral inşa edilmeye başlanır. Doğuda ise bunun tam tersi olarak İslami yaşama koşut bir mimari oluşmaya başlar. Avrupa’da Gotik tarzı mimari anlayış 16. yüzyılda yerini Rönesansa bırakarak gelişimini devam ettirir. Doğuda ise her şey İslami yaşam tarzına göre şekillenmeye devam eder.
Yukarı Dicle Havzası’nda ilk İslam izlerini 7. yüzyıldan sonra görmekteyiz. İslam mimarisinin en görünen yapıları camilerdir. (Fotoğraf 17) Bunun yanısıra saraylar, çeşmeler, hamamlar, medreseler, hanlar diğer önemli mimari öğelerdir.
Sivil yapılarda İslam etkisinin yanısıra iklimin ve coğrafi koşulların da etkili olduğu görülmektedir. Dışa kapanık ancak içe açık bir mimari tarz benimsenir. Yapılar binlerce yıllık bir tecrübe sonucu gelişerek, iklim şartlarına en uygun duruma gelmiş, malzemenin de etkisiyle kendine özgü karekteristik özellikler taşıyan bir mimari doğmuştur. Kale gibi yüksek dış duvarlara sahip olan bu yapılarda; iç kısımda ferah ve geniş bir merkezi avlu etrafına sıralanan yaşam odaları, haremlik ve selamlık olarak inşa edilir. İklim koşullarına göre konumlandırılmış olan mekanlar, yazlık, kışlık, baharlık olarak adlandırılır (Fotoğraf 18).
Yapılarda ana malzeme taştır. Bu malzeme çevrede bulunan jeolojik oluşumlara göre, bazalt ya da kireç taşı olabilmektedir.
Sonuç olarak; Paleolitik dönemden başlayarak günümüze kadar sürekli gelişim gösteren barınma ihtiyacı; çevresel koşullar, iklim, topografya, ticaret, dini inançlar, estetik ve sanatsal kaygılarla sürekli gelişim göstermiştir. Neolitik dönemde bir köy yerleşmesi olarak karşımıza çıkan yerleşmeler, tunç çağıyla birlikte artık yöneten ve yönetilen sınıfın ortaya çıkmasıyla daha organizeli ve özel mekanların bulunduğu kentler olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle ticaretin başlaması ve toplumlar arası diyalogların artmasıyla birlikte ihtiyaçlara göre yapıların ve şehirlerin büyüyüp karmaşık hale geldiği görülmektedir. Demir çağında her ne kadar tunç çağı mimari özellikleri devam etse de artık daha sağlam yapılar inşa edilmekte, dışarıdan gelecek saldırı ve istilalara karşı savunma ön planda tutulmaktadır. Kentlerin etrafı kalelerle çevrilmektedir. Roma dönemine gelindiğine kentler artık bir planlama çerçevesinde ve bir düzen içinde yapılmaktadır. Kamu binaları, sosyal alanlar, dini yapılar ve yaşamsal yapılar bu düzen içinde planlanmaktadır. Ortaçağ ve yeni çağda ise dini inanışların yanı sıra estetik ve sanatsal kaygılar kentlerin oluşumunda ön plana çıkmaktadır. Paleolitik dönemden günümüze kadar kent gelişimine bakıldığında Yukarı Dicle Havzası (Kürdistan) bu gelişimin sürekli merkezinde yer almış ve halen o merkezin odağında bulunmaktadır.
Şeref YUMRUK / Arkeolog
KAYNAKÇA
* Özkaya V., A. Coşkun, “Körtik Tepe”, The Neolithic in Turkey, New Excavations & New Research, The Tigris Basin, eds. M. Özdoğan, N. Başgelen, P. Kuniholm (2011), 89-127.
* Özdoğan Erim A, İstanbul 2007 “Türkiye’de Neolitik Dönem” Arkeoloji ve Sanat Yayınları. S 57-97.
* Özkaya V., A. Coşkun, İstanbul 2007 “12000 Yıl Önce Uygarlığın Andaolu’dan Avrupa’ya Yolculuğunun Başlaması Neolitik Dönem” Yapı Kredi Yayınları S 86-89
* Kejanlı T, Diyarbakır 2005 “Anadoluda İlk Yerleşmeler ve Kentleşme Eğilimleri” Doğu Anadolu Bölgesi Araştırmaları.
* Köroğlu K, Matney T, Wicke D, Macginnis J, Oxford Üniversity 2011 “Before The Flood” Starling Finds From The Tigris Basın, Current World Arkeology.
* Wicke, D., Greenfield, T. 2013 “The ‘Bronze Palace’ at Ziyarettepe, Preliminary Remarks on the Architecture and Faunal Analysis”, D. Kertai, P. A. Miglus (ed), New Research on Late Assyrian Palaces. Conference at Heidelberg January 22nd, 2011, Heidelberg: Heidelberger Orientverlag: 63-124.
* Karadoğan S, “Yerleşmeye Etkileri Açısından Diyarbakır Kenti ve Yakın Çevresinin Doğal Peyzaj Unsurları, Arazi Kullanımı ve Dicle Vadisinin Jeomorfolojisi” Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzajı İCOMOS sempozyumu Bildirisi. Yayına Hazırlanıyor.
* Özdoğan A, “Diyarbakır ve Çevresinde Arkeolojik Araştırmaların Kısa Geçmişi ve Kültür Tarihimize Etkileri” Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri Kültürel Peyzajı İCOMOS sempozyumu Bildirisi. Yayına Hazırlanıyor.
* Köroğlu K, “Yukarı Dicle Bölgesinde Demir Çağ Kronolojisi ve Yeni Assur Dönemindeki Krizin Arkeolojik İzleri”. Yayına hazırlanıyor.
* Asenat M, Diyarbakır 2012 “Bir Kronoloji Önerisi” Uluslar arası Diyarbakır Surları Sempozyumu. S 43-56
* Yılmaz N, Erzurum 2006 “Izgara Tasarlı Kent Gelişimi ve Anadolu Örnekleri” Atatürk Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi.
* Aktüre S, İstanbul 1994 “Anadolu’da Bronz Kentleri” Türkiye Araştırmaları – 6 Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
* Aşkın E, Mersin 2006 “Kent Planı ve Mimari Yapılanması Açısından Cilicia ve Lycia Bölgelerindeki Roma Dönemi Kentlerinin Karşılaştırılması“ Mersin Üniveristesi Yüksek Lisans Tezi.
* Fotoğraflar; Merthan Anık, Zerzavan Kalesi Kazısı Arşivi, Salat Tepe Kazısı Arşivi, Müslüman Tepe Kazısı Arşivi, Hırbemerdon Tepe Kazısı Arşivi.