Durmaksızın kanayan bir içi hangi güç kederden vazgeçirebilir? Hangi mucize tek başına birçok derdi alt edebilir?
Kanıyor bu iç...
Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, hayvanlar, ağaçlar, toprak, su ve hava ile büyük savaşı ve birikmiş nefreti besleyen bir tuhaf "insan" kalabalığının ortasında, onlara hiçbir yanımızı değdirmeden ve onların hiçbir yanına değmeden, dokunmadan yaşamanın imkanı var mıdır bu saatten sonra?
Siyaseten var olan uzaklık, bir nefret yumruğunun bile isteye gelişine engel değil mesela. Başında beyaz bir tülbentin olması ve de yaşlıca başlıca olması ve evlat yangınıyla kavrulması engel değil ittirilip kakılmasına. Daha kötüsü de olabilirdi, ki önceleri o kötüleri gördük ve sorduk: Daha kötü ne olabilirdi diye. Cemile buzdolabında, Taybet ana yerlerde, Hacı Birlik bir ipin ucunda sürüklenirken hani... 85 yaşındaki Sise anayı içeri tıkmaktaki "adalet", cezaevi önünde anaları copla iteleyerek hizaya sokacaktı bir türlü. Hatun anayı öldüğü yerde kaldıran güçle aynı hattın çizgisi olmayı başardı bunlar.
Dokunan devletti! Alevi'ye, Kürde, Ermeni'ye, Süryani'ye, Romanlara dokunan, nefret eden, görmezden gelen... Devletin bir arka sınıfı vardı ve sınıfta karatahtası... Bir çırpıda silip kurtulmak istediklerinin adlarını yazmıştı devlet. Sadece yaban olan okuyabildiği bir alfabesi vardı tebeşirin. O tebeşir ki teneşirle tek yumurta nefretiydi.
"Devlet korkmaz" mı dedi biri? Gerçeklerden korkardı, zayıf görünse de gücü olanlardan korkardı. Analardan da korkmuştu işte. Onların özlem ve hüzünden kavrulmuş yüzlerine bakmaktan, o kararlı gözlerle karşılaşmaktan... Devlet vatandaşını sırtından vurmaya alışıktır bir de. Kemal Kurkut'u da öyle sırtından vurmuşlardı, hatırla. Analar zaten yürürken, sırtlarından sırtlarından iteklenerek sürüldüler ya...
Yıllardır bu devletin sessiz yığınların karşısında güçlendikçe ezber ettiği bir haldi gördüğümüz. O analar dürtüle itile götürülürken hep birlikte susuldu bir büyük. Söz saklandı haniyse. Analar, devlet ve cop arasında dizildi yola.
Ağırlığını kaybetti insanlık. Haliyle ilk gördüğü deliğe saklanarak örttü sesini. Birileri durumu fark ettiğinde ise çok geçti artık. Yakup Kadri'nin 'yaban'ları bu kez kurbanın gözünün içine baka baka salladı yumruğu... Devletin makbul vatandaşı öfkeliydi çok. Evlat acısı çeken bir baba(!) süsü de kurtarmıyordu yırtıkları dikmeye. İp kısa. Bir muhalifi asmak için ise ip tatmin edici uzunlukta.
Devlet de, makbul vatandaşı da gösterdi ki korku baş edilemeyecek büyüklükte. Kişisel korkunun adı toplumun bekası olmuş. Gönül rahatlığıyla kurulur idam sehpaları, vicdani huzurla atılır yumruklar ve coplarla dürtülür analar, devletin eliyle taciz edilir genç kadınlar. Hepsi beka travmasından. Bir tek yaban olana hissettirilir bu kaygılar, bir tek medeniyetle, zamanla arasına duvar örenlere...
Niye susuldu, Çubuk'taki yumruk gelene dek? Kürdün anasını görmemesi üzerine kurulu mutabakat şimdi ters dönmüş müdür acaba?
Pek bir örgütlü susuldu oysa. Çok görünce kör mü olundu, çok duyunca sağır mı yoksa? Nasıl yatılır kulak üstüne bunca acı fırlamışken sokağa?
Ölçüsüzdü bu susuş ya, ondandır ki 'ölçüsüzü köksüze taşlattılar' özcesi. Yumruğunu devlet yapıp sallayan yabanın cüzdan-ı hüviyetine, korkunç bir köksüzlük, yetimlik yazılmıştır oysa. Sofrasındaki patatesi-soğanı çaldırtmış, ekmeğini kuş kanaatine yarılamış, tarlasını mahsülsüz, kendisini akılsız bırakmış bir yaban mı sıvazlıyor devletin sırtını? Ama sorsan her yer vatan, herkes millet, dünya çiçekli masa örtüsü kıvamında Sakarya! Açlığın yan gelip yattığı yerde karnını ovalıyor Sakarya...
Devlet ne beslerdi ey susuşu büyük, onuru yerle yeksan olanlar?
Yukarıdan bakınca içimize tek bir yanıt kol geziyor: Kin ve nefret!
Yukarıdan bakınca içimize, korkunun dağları arşa değdirmiş başını.
Yukarıdan bakınca içimize, dışımız bir kırkambar, körlerin ve sağırların çoğaldıkça yapıştığı...
Copla dürtülürken bir yandan tülbentini düzelten kadın " ben bir anayım" diyor da, yumruğu kör gözüne yiyen "ben bir babayım" diyemiyor ya...
Yukarıdan bakınca içimize, bir utanç nehri taşıyor her yanımızdan.