Ekonomik olarak krize giren bir devlet, IMF ile anlaşma yapınca, kapitalist sistemin denetimine alınıyor. Aslında IMF'nin verdiği borç dilimlerine bakılırsa, bunlar küçük paralardır. Ancak IMF ile anlaşmalı bir devlet, başka devletlerden de borç alabilir hale geliyor. Yani anlaşma, IMF'den gelecek paradan çok, kredi alabilir hale gelmeyi sağlıyor ama bunun bedeli çok ağır. 

IMF, söz konusu devletteki sistemi dört aşamada ele geçiriyor. Devletle yapılan anlaşmada, ilk emir "özelleştir" oluyor. Daha önce halkın vergileriyle yapılan kamu kuruluşları, özelleştiriliyor. Bunlar, acil para ihtiyacı nedeniyle, genellikle çok ucuza satılıyor. Öyle ki alanlar, buraları "boyayıp", iki katına başkasına satabiliyor.

İkinci adım, sermaye piyasasının serbestleştirilmesidir. Hani şu şirketlerin borsaya açılması. Böylece, şirketlere içeriden ve dışarıdan para gelmeye başlayabilir. Sözüm ona bu para şirketleri güçlendirecektir. Ancak söz konusu para, kâr ettikçe kalır, herhangi bir olumsuzlukta kaçar. Borsalar düşerken de, yükselirken de kazanan aynı büyük kaynaklardır.

Üçüncü adım, sübvansiyonların kaldırılmasıdır. Piyasalara göre fiyatların oluşması gerektiği belirtilerek, tarıma ve temel tüketim ihtiyaçlarına yapılan destekler kaldırılır. Ülke, tarımda kendi kendine yeten bir ülkeyken, dışarıya bağımlı hale getirilir.

IMF'nin son adımı ise söz konusu ülkenin "kaynaklarını emmeye" yönelmesidir. Kuralları IMF ve Dünya Bankası tarafından belirlenen kurallarla, söz konusu ülke gümrük duvarlarını sonuna dek açarken, kendisi AB veya ABD'ye mal satmak için binbir kuralı yerine getirmek zorundadır. Yani pahalı alırken, ucuza satmak zorunda kalırlar. Sürekli artan dış ticaret açığı için yeni borçlar alırlar ve yeni faizler öderler. Sonu iflasa kadar gider!

* * *

Yukarıda yazılanlar, -her ne kadar tamamına katılsam da- benim kendi görüşlerim değil. Bunları Joseph E. Stiglitz söylüyor. Okurlarımızın çoğu kendisini tanır ama henüz bilmeyenlere anlatalım: Stiglitz, 27 yaşında profesör olan bir dahi. Bir dönem Dünya Bankası Başekonomisti oldu. Yukarıdaki görüşleri nedeniyle kendisine çok kısa bir süre tahammül edebildiler.

Ancak ondan ABD Başkanı Bill Clinton da yararlandı. Onu Ekonomik Danışmanlar Konseyi'ne üye olarak aldı. Bir süre sonra da bu konseyin başkanı oldu. Ardından gittiği Dünya Bankası'nda sevilmedi. Orada görevinden "istifa ettirilince", onu bünyesine almak için ABD'nin tüm üniversiteleri aralarında kapıştı. Kendi ülkesinde birçok ödül aldı. Sonunda Nobel Ekonomi Ödülü'nü 2001 yılında, ABD'li iki meslektaşıyla birlikte paylaştı.

* * *

Yunanistan'ın son 8-10 yıldır içine girdiği ekonomik krizin asıl nedenini daha kolay anlamanız için Stiglitz'in görüşlerini hatırlattım. Üstelik Yunanistan, sadece IMF ile değil, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Konseyi (Yani AB Bakanlar Kurulu) ile uğraşmak zorunda. Troyka denilen bu üçlü, Yunanistan halkının adeta kanını emmekte. Bu duruma eski hükümetler de yardımcı olmuştu. Buna karşı çıkmayı vaat eden SYRIZA, son seçimleri sürpriz bir şekilde kazanmıştı.

Yunanistan halkı, 5 Temmuz Pazar günü yapılacak referandumda, ya SYRIZA lideri Başbakan Tsipras'a destek vererek, Troyka'nın dayattığı koşullara karşı çıkacak ya da SYRIZA iktidarı ardından kurulabilecek bir hükümetin desteğiyle sülüklerin kanını emmesine razı olacak. Aslında Troyka'nın derdi, verdiği parayı geri almaktan çok -aynen Tsipras'ın dediği gibi- Avrupa'da büyüme eğilimi gösteren, başka bir siyaset mümkün umudunu kırmak...