Sonunda bu da oldu. Bir cumhurbaşkanı çıkıp ülkeyi bir şirket gibi yönetmek gerektiğini söyledi. Hem de direk iş adamlarına, yani bu işten en iyi anlayanlara. Dedi ki; “…Benim derdim ne biliyor musunuz? Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa Türkiye de öyle yönetilmelidir. Yoksa bileklerine bağlıyorlar prangayı, yürü yürüyebilirsen…”

Kulağım televizyonda başkaca işlerle meşgulken duydum bu haberi. “…Şirket gibi…” Bu sözler beynimde yankılandı durdu bir süre. Amacı vatandaşına hizmet olması gereken devlet ( öyle öğretilmişti ya hepimize) ve amacı kar/ para olan şirket arasındaki bağlantıyı düşündüm.  

Ve aslında, Tayyip sayesinde bir kez daha “vatandaşı için devlet” ezberimle yüzleşmiş oldum. Öyle ya, niye şaşırmıştım ki Tayyip’in sözlerine? Devlet de sermayenin hizmetinde değil miydi zaten. Özel mülkiyeti korumak için çıkmamış mıydı ortaya? Güvenlik, kamu düzeni diye diye boğazımızı sıkmaları da bu yüzden değil miydi? Banka camlarına, ATM'lerine  verilen zararlar, öldürülen işçilerden, emekçilerden, halktan, daha kıymetli olmadı mı bugüne kadar? 

Sermaye daha fazla kar edebilsin diye asgari ücreti açlık sınırının altında tutan da, grevleri yasaklayan da, ucuz iş gücü olarak çocukları, kadınları, ülkede bulunan kaçak göçmenleri kullananlara ses çıkarmayan da, özelleştirme adı altında, kamuya ait işletmeleri, madenleri, ülkenin taşını, toprağını, denizini; yani halkın olanı paraya değişen de, iş güvenliği işverene yük getiriyor diye göz ardı eden, iş cinayetlerini fıtrattan ilan eden  de aynı devlet değil miydi?

Sahi köprüler, yollar niye paralı?  Sağlıkta, eğitimde katkı payları, parası olmayanın ölüme terk edilmesi yahut dilenmek zorunda bırakılması?

Gelir adaletsizliğinde giderek açılan makas?..

Parası olanın düdüğü çalması? İktidarda olmanın, suyun başını tutmakla bir anlaşılması? Sırf  parmaklarını yalayarak dört buçuk milyonlar, dolarlar, saatler, gemicikler, fabrikacıklar sahibi olmalar? Siz hiç iktidara gelip de daha insanlaşarak gideni gördünüz mü? 

Yani devlet hep paranın devletiydi aslında. Küresel ölçekte ya da değil ama parayı merkezine alan, amaç edinen, en yüksek değer ilan eden sermaye sınıfının devletiydi ve tüm derdi varlık amacına uygun icraatlar üretmekti. Yükselmeyi de , gelişmeyi de böyle anlıyordu…  

Bütün bunları biliyorsun ama belki diyorsun; belki tekerini döndürürken halkın ihtiyaçlarını da gözetir. Hep bana demez de halkı da görür. Böyle örnekleri de bilince az buçuk, umuyor, istiyorsun işte. Ancak yine de bile bile de bu kadar yanılgı, bu kadar boş beklenti, anlamak bana bile zor geldi. 

Bu yüzden, bu açıklama iyi de oldu aslına bakarsanız. Tayyip, amacını bu kadar net ortaya koyunca, umut tacirliği yapacağı tek konu para haline gelmiş oldu. Tayyip’ten demokrasi, özgürlük,eşitlik,  dini değerleri yüceltmesi ve benzeri beklentileri olanlar,  böyle beklentileri olup da bulamayınca hayal kırıklığına uğrayanlara kapak oldu yani. 

Hukuk tanımazlıkta vardığı nokta, efelenmeleri, keyfiliği, vesayeti uç noktada yasalaştırma çabaları, kendisine karşı çıkacak olanı canıyla, malıyla tehdit eden yasalar çıkartması derken, Tayyip’in en büyük hayaline dair türlü türlü şeyler söylendi. ‘Diktatör olmak istiyor, tiran olmak istiyor’ falan filan. Oysa  anladık ki, adam  bileklerine bağlanan insan hakları, hukuk, demokrasi gibi prangalardan kurtulup mafyatik bir devlete “baba”  olmak istiyormuş sadece.  

Yani ister dindar olun, ister sadakalarla beslenen yoksul, ister pohpohladığı esnaf , artık Tayyip’e oy vermek kapitalizme, paraya oy vermek olacak, bu açık. Kimse başka kılıf aramasın. 

Ve asıl önemlisi,  yarın 21 Mart, Newroz. Zalime karşı mazlumun isyan günü. Paraya ve paranın sahiplerine karşı insanlığın değerlerine, gücüne inananların bayramı. Hepimize pîroz be!