adaletiyle yanlışa boyun eğmeyi öğretmelidir.”
Montesquieu
Hakkaniyet dediğimiz şey biraz da hayatın sağlamasını yapma cesareti ve erdemidir. Yüzleştirebilmektir, araştırıp hakikatleri ortaya dökebilmektir. Yüzleştirip doğruyu bilebilmektir. Yüzleşmeyen hayatın kibri, pervasızlığı, acımasızlığı ve bencilliği ortadadır. Yüzleşmek hayatın kendi doğal akışını bulmasının bir yoludur. Bu yüzden adaletin terazisinde yüzleştirmeli hayatları…
Çözüm süreci kapsamında Âkil İnsanlar heyetinin açıklanmasının ardından, Meclis’te bir araştırma komisyonu kurulması da gündeme geldi. Bu araştırma komisyonunun bir karar mekanizması olmayacağı, ancak sürecin daha sağlıklı ilerlemesi için tavsiye kararları alabileceği kaydediliyor. Oysa “demokratikleşme” için “toplumsal yüzleşme” ve bunun için de Hakikatlerin Araştırılması gerekir.
Yaşanan acıların onarılmasına yönelik etkin programların uygulamaya geçirilmesi gerekiyor.
Hakikatleri araştırma komisyonu belki bir zamanlama gerektiriyor olabilir, ama başbakan bunu başından itibaren reddediyor ve “Benim sözüm şudur geçmişteki bazı yargısız infazlara bizim iktidarımız girmez. Hakikatleri Araştırma Komisyonu ifadesi bizim kabul edeceğimiz yaklaşım değil” diyor. Bu “geçmişteki” ifadesi bizden önceki dönem anlamında kullanılıyorsa hadi buyurun tam da bu hükümet dönemine tekabül eden ve turnusol işlevi görebilecek Roboskî katliamı… Bu olaydan sıyrılmaya çalışmakla nasıl barış olacak? Söyler misiniz; takipsizlikle sonuçlanan Ceylan Önkol olayı da mı vicdanlarımızı rahatsız etmeyecek. Yoksa bilmiş olalım ki; babasıyla birlikte 12 yaşında 13 kurşun ile öldürüldüğünde yanına konulan kalaşnikof marka silahta bizim de parmak izimiz olacak. Ve bu nasıl bir barış olacak?
***
Hakikat Komisyonları, ağır insan hakları ihlallerinin gerçekleştiği savaş, soykırım ve diktatörlük dönemlerinden sonra demokrasiye geçiş süreçlerinde hayata geçirilen mekanizmalardan birisi. Temel hedefleri toplumun hakikatleri öğrenmesi, yapısal reformların hayata geçmesi, adaletin tesisi, mağduriyetlerin onarımı ve toplumsal mutabakatın sağlanmasıdır.
Farklı ülkelerdeki pratikler değişkenlik gösterse de bu konuda değişik ülkelerde yaşanmış yeterince örnek var.
Nobel ödüllü edebiyatçı Günter Grass geçen yıllarda yaptığı bir konuşmasında kendisinin ve ülkesinin geçmişle yüzleşmenin zorluklarından bakın nasıl söz ediyordu; ‘1945 yılında ben 17 yaşındaydım ve o dönemdeki Nazi ideolojisinin etkisi altında kalmıştım. 12 yıl Nasyonal Sosyalistlerin tüm dünyaya yaşattığı vahşetin gerçekliğini kabul etmedim. Olanları inkar ettim. ‘Almanlar böyle bir şey yapmış olamazlar’ dedim. Sonra resimler görmeye başladım; ölüm kamplarından gelen resimler... Cesetler büyük dağlar halinde yığılmıştı. Ama yine de ‘benim Almanyam böyle bir şey yapmış olamaz’ diye düşünüyordum. Her şeyin bir propaganda olduğuna inanmak istedim. Ondan sonra yavaş yavaş da olsa, bunun gerçek bir vahşet olduğunu kabul etmek zorunda kaldık. Benim neslim ve benden sonraki nesil için bu hiç de kolay olmadı. Bu konularla yeniden yüzleşmek büyük zorluklarla oldu. Ama bu gerçekleşti. Almanya’da bu zorlu iş yapılabildi. Uzun süre yaşananlar Almanya’da da kabul edilmedi. Başkaları ‘hayır’ dedi. Ama geçmiş her zaman karşımıza çıktı. Geçmişin yükünün her zaman bizim üzerimizde, Almanların üzerinde ağır bir yük olarak kaldığını hissettik, bunu hissetmek zorundaydık. Türkiye’de de geçmişten kalan yükler var. Türkiye de geçmişin sorumluluğuyla yüzleşmeli diye düşünüyorum.”
***
Evet, yakın tarihimiz; kayıplar, ölümler ve meçhul bırakılan cinayetler mezarlığı gibidir. Bu bir devlet politikasıdır. Devlet tüm bunları bir korkutma, sindirme, geri adım attırma politikası olarak kullandı.
Türkiye’de devlet güçlerinin, kontrgerillanın ve darbeci çetelerin işlediği tüm suçların araştırılması, binlerce insanın ölümünün sorumlularının açığa çıkartılması, Kürt sorununda gerçek barışın önünü açacaktır. F. Hayek’in deyişiyle söylersek; “Demokrasinin bütün hastalıkları, daha fazla demokrasiyle tedavi edilir.”
Yüzleştirin hayatları
“Devlet halktan mucize beklememelidir,