Yüzyılın devrimi Rojava...
Aziz ADALI
1990’ların başında reel sosyalizmin büyük bir gürültüyle çözülmesi, herkeste aynı zamanda durdukları yere göre hesaplarını açıktan ortaya dökmelerini getirmişti. Kapitalist dünya ve onun en yetkin kalemşörleri bunun kaçınılmazlığı, sosyalizmin gerçeklik dışı bir sistem olduğu ancak ve ancak ütopyanın hayal dünyasında kendisine yer bulabileceğini, Sovyetlerin bir enkaza dönmesinin temellerinde sosyalist teorinin harç tutmaz yönünden ileri geldiğini uzun zamanlar boyunca her türlü iletişim araç ve yöntemiyle yoğun bir kara propagandayla anlatıp durdular. Sayısız kitap ve tezle, bu uyduruk iddialarını kanıtlamaya giriştiler. Bu kendinden pek emin düşünce mühendislerinden biri olan Francis Fukuyama da ‘dünyanın sonu’nun geldiğini, ideolojiye dayalı dünyanın Sovyetlerin dağılmasıyla yok olduğu teraneleriyle tüm insanlığı ikna etmeye çalıştı.
Fukuyama’ya göre ‘izmler’ bitmişti. İnsanlık ‘izmleri’ bir kenara bırakarak kendi yaşamını mevcut sistemin içinde kurabilmeliydi. ‘İzmler’ bitmişti ama nihai zafer kapitalizmindi! Kaybeden sosyalizmdi onlara göre! Ezilen o büyük insanlık artık teslim olmalıydı kudretli küresel kapitalizme! Gerçekte olan ise, büyük hayallerin ve emeklerin ürünü olan Sovyetlerin daha yolun başındayken kendi kutsal değerlerini, yöntem ve kullanılan araçların aşırı abartılmasının sonucu olarak nihayette tükenmesiydi. Özellikle Sovyetler Birliği’nin son elli yılı, kapitalizmin soldan pratikleşmesine dönüşmüştü. Ayrıca kitlelerin devrimci hayallerini manipüle etmek gibi uğursuz bir göreve de soyunmuş olan bu pratik süreç son aşamada her şeyiyle tozu dumana katarak yerle bir olmuştu. Emek dünyasının büyük bir kısmının artık bırakalım Sovyetleri sosyalist olarak görmesini, aksine ‘sosyal emperyalist’ bir ucubeye dönüştüğünü çok iyi biliyordu herkes gibi. Sol mücadele dünyası bu sistem ile bir ABD emperyalizmiyle arasına koyduğu mesafe kadar büyük bir mesafe koymuştu çok zaman geçmeden. Sovyetler varoluşunun dayandığı temelleri tek tek yok etmiş, özündeki ilk zamanlardaki devrimci enerjisini çoktan yitirmişti. Son yıllarında ise adında kalan Sovyet idealini de bir kenara atarak aslında gerçeğine dönüş yapıyordu. İşin özü buydu sadece.
Sosyalizm olmadan asla ama artık nerdeyse herkesin üzerinden atmaya çalıştığı sosyalizm elbisesi çok yıpranmış, renkleri solmuş cazibeli tarafı emperyalizmle girilen akıldışı silahlanma yarışlarıyla, halkların baharı yerine anlamsız polisiye güvenlik tedbirleriyle, büyük bir düş acımasız bir şekilde tekmelenmişti. Oysaki halen okurken kendimizi harcanan emeklerin sarsılıcılığından kurtaramadığımız, ‘Sovyet Yazın Dünyası’ eserlerinde nasıl bir coşku selinde Sovyet ülküsünün yaratıldığına şahit oluyoruz. Lakin ne yazıkki korunamamıştı bu değerli miras.
Ve ardından tek tek Sovyet tipi reel sosyalist ülkeler bu sürecin sonunda kapitalist hegemonyaya kendilerini teslim edeceklerdi. Olan neydi? Gerçekten Fukuyama ileri sürdüğü tezinde haklı mıydı? Eşitlik, özgürlük, barış içinde bir dünya özlemi hiç gerçekleşmeyecek bir düş müydü..?!
Sonuçlarının çarpıcılığı çok sonra anlaşılacak olan otuz yıl öncesinde yaşanan bu tarihi gelişmeye karşı, yeryüzünde ve Güneş Ülkesi’nde ısrarla “çocukluk hayalleri”nin peşinden giden ve halen devrimin, eşit ve özgür yaşamın düşleriyle dolu bir romantizmayı yaşayan bir kuşak vardı. Bu kuşak nice badireleri atlatsa da her geçen gün reel sosyalizmin yanılgı ve eksikliklerine kafa yorarak devrim dalgasını büyütmenin uğraşı içinde oldu. Günler 19 Temmuz 2012’yi gösterirken Batı Kürdistan yani Rojava’da, devrimin ilk mekanı olan Kobanê’de nerdeyse tam yüzyıl sonra Sovyetlerin, yarım eksik ve sakat bıraktıklarını giderme iddiasıyla bu yüzyıla yön verecek Rojava Devrimi startını vererek, mücadele literatürüne adını kazıyordu. Ve bu tarihi günün üzerinden yedi yıllık korkunç zorluk ve emekleri barındıran inşa sürecini gerisinde bırakırken Rojava Devrimi dimdik ayakta ve geleceğe insanlığa 20. yy. devrimler çağının bıraktığı tüm yetersizlerden çıkarttığı sonuçlarla; ‘iktidar aygıtına bulaşmadan, özgürleşmek için sosyalizm için kapitalizmi yaşamak gerekmiyor’ diyerek belki de bin yılların toplum ve yönetimsel sorun ve açmazlarına çözüm bulmanın arayışında büyük mesafeler katetti. Tüm halkları kucaklaması, tüm toplumu kendi özgünlüğünde örgütlemesi, kadın, yaşlı, genç ve çocuğun toplumun en gözde yere oturtmasıyla sanırım üzerine onlarca kuramın yazılmasını çoktan haketti. Bu devrim Kürt halkı, dostları ve tüm insanlığın henüz daha bitmedi hiç birşey diyen milyonların sesi oldu. Bu durumda yanılan kim oldu?! Bu sorunun cevabı da açık bir şekilde bulunmuş oluyordu.
Kendini yenileyerek yola koyulanların nasıl da büyük ve tarihi başarıları da kendileriyle yaratabileceklerini kanıtlıyor Rojava Devrimi. Ve daha, hem halkımız hem de tüm ezilen insanlık ailesi için çok büyük kazanımları yaratmaya gebe olduğunu, yedi yıl içinde başarılanlara bakarak anlamak zor değil. Kapitalist modernitenin 90’lardan bu yana bitmek bilmez savaş yıkım talan ve çürümüşlüğüne karşı bu sistemin büyük destekçilerinden olan Fukuyama, hemen geçen sene vermiş olduğu bir mülakatta sosyalizmin aslında olumlu taraflar taşıdığını itiraf edecekti. Bu itiraf bile başlı başına kapitalist sistem karşında özünde eşitlikçi ve özgürlükçü bir yaşam özlemi olan sosyalist ‘ütopya’nın ne kadar güçlü bir alternatif olduğunu anlatmaya yetiyor. Rojava Devrimi bugün için o özlemin temsiliyetini yaparak büyük bir öncülük rolündedir. Demek ki bu ‘ütopya’nın yaşadığımız an ve insanlıkta bir karşılığı var. Rojava Devriminin en büyük başardığının bu büyük ideale hayat suyu vererek tekrardan canlanmasına neden olduğunu söylemek hiçte abartmak değil, tam tersine hakkaniyetli bir tespit olucaktır. Hiç şüphesizki insanlık bu devrimle daha çok yol katedecektir. Ve şimdiden yarattığı etki gücüyle tüm halkımız ve ileri insanlığın ilgisini üzerinde toplamış durumda. Aynı zamanda Fukuyama gibi sistem teorisyenlerini de başardıklarıyla şaşırtacak ve onları boşa çıkartmasını da bilecektir.
O yüzden sen çok yaşa Rojava, sen çok yaşa bu büyük devrimi yaratan insan ve onun tüm yoldaşlar topluluğu!