“Ve dövüşebilirim…
Doğru bulduğum, haklı bulduğum, güzel bulduğum
Her şey ve herkes için;
Yaşım başım buna engel değil…!”
diye yazıyor Nazım Hikmet.
Che Guevera ise bir adım daha ileriye götürerek, kavgayı ve neden dövüşülmesi gerektiğini daha derinlikli çocuklarına yazdığı mektupta şöyle ifadeye kavuşturuyor: “Her şeyden önce de dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kişiye karşı yapılan herhangi bir haksızlığı daima yüreğinizin en derin yerinde hissedebilin. Bu, bir devrimcinin en güzel niteliğidir.“
Ve tabii onun daha köktenci sözleri ise Vietnam’la dayanışma için sarf ettikleri sözleridir. “Bugün dünyanın tüm ilerici güçlerinin Vietnam halkıyla dayanışması, Roma arenalarındaki gladyatörleri alkışlayan pleblerin acı ironisine benzemektedir. Sorun, saldırının kurbanına başarı dilemek değil, onun kaderini paylaşmaktır; kişi, zaferde ya da ölümde onunla olmalıdır. Vietnam halkının yalnızlığını tahlil ederken, insanlığın bu mantık dışı anında zangır zangır titriyoruz” diyerek, haksızlıklara karşı duruşun ne ve nasıl olması gerektiğini hepimize gösteriyor.
Bugün Kürdistan'da kavga etmenin, dövüşmenin tüm gerekçeleri fazlasıyla bulunmaktadır. Bir yandan Kürt halkı soykırımdan geçiriliyor, sürülüyor, tecavüze uğruyor, katlediliyor. Bunlar yetmiyor idam sehpalarında nazlı bedenleri sallandırılıyor. Meydanlarda faşist devletlerin polislerince hedef gözetilerek tek tek vuruluyor. Bunlarda yetmiyor paramiliter güçleri, duyarlı Kürtlerin üzerine sürerek satırlarla canları alınıyor. Hem vuruluyorlar, hem katlediliyorlar, hem evleri yakılıp-yıkılıyor, hem tutuklanıyorlar hem de yakıp yıkmaların faturalarını yine onlara kesiyorlar.
Durum buyken evinde oturmak olur mu? Yan uzanmak yakışır mı? Bir köşesine çekilerek izlemek ayıp değil midir? Gladyatörleri alkışlayan plebler gibi; “aferin bizim gençlere, nasıl da vuruyorlar” demek şık kaçar mı? Hele bir de bunları yapan ve söyleyenlerin yaşları tam da kavganın ortasında yerini alacak yaşta ise, o zaman çok ayıp kaçmaz mı? Yaşları büyük olup da: “Yaşım başım buna engel değil…!” diyenler varken, tek kelimeyle bu durum kabul edilebilir mi?
Evet, zaman kavga etmenin ve de dövüşmenin zamanıdır. Hem de kavganın tam ortasında yerini alarak bunu yapma zamanı.
Çünkü: “Bizim kavgamız hiçbir ırka, dine, mezhebe veya gruba karşı olmamıştır, olamaz. Bizim kavgamız ezilmişliğe, bilgisizliğe, haksızlığa, geri bırakılmışlığa her türlü baskı ve ezilmeye karşı olmuştur.”
O zaman bizlerin, bugün başta Kobanê’de olup bitenlere bakarak, Kürt halkına karşı yapılan onca haksızlıklara, baskılara, ezmelere, iradesizleştirmelere, yakıp yıkmalara, elleri ve alınterleriyle biriktirdikleri birkaç eşyayı çalanlara, talan edenlere, cümle hırsızlara, işgalcilere, insanlık düşmanlarına karşı hemen meydanlara çıkarak kavgaya girişmeliyiz. Hem de en sert olanına.
Kavganın ve dövüşmenin en sertine sürmek için her şeyini; yüreğini, bilincini, beynini, onurunu, hayallerini ayaklandırarak, bir an önce, bu kavgaya atılmalıyız.
Evet, her zamankinden çok daha fazla ve derinlikli olarak Xelil Dağ yoldaşımızın ifade ettiği gibi: Tam da kavganın ortasında yerimizi alacağımızın gerekçeleri var. Ve bu gerekçeler kesinlikle hafife alınamayacak kadar haklı ve bir o kadar insan onurunu temsil etmenin gerekçeleridir.
Unutmayalım ki Jean Jacques Rousseau yüz yıllar önce bile:
“Yalnızca gücü ve güçten doğan etkiyi dikkate alacak olsaydım, derdim ki bir halk eğer boyun eğmek zorundaysa ve boyun eğiyorsa iyi ediyordur. Fakat boyunduruğunu silip atabilecek duruma gelir gelmez silip atarsa daha iyi eder. Çünkü özgürlüğü elinden alınanın, bu hangi hakka dayandırılarak yapılmışsa aynı hakka dayanarak onu geri alma hakkı vardır. İnsanın özgürlüğünden vazgeçmek demek insan olma niteliğinden, insan haklarından hatta ödevlerinden vazgeçmesi demektir. Böyle bir vazgeçiş insan doğasıyla bağdaşmaz. Çünkü özgürlük elde edilebilir, ama kaybedildi mi bir daha ele geçmez” demiştir.
Ve yine unutmayalım ki: “İnsanın özgürlüğünden vazgeçmek demek, insan olma niteliğinden, insan haklarından hatta ödevlerinden vazgeçmesi demektir.”
Büyük devrimci ve yurtsever Mustafa Gezgör yoldaşımızın ifade ettiği gibi:
“Vakitler hangi paraleldedir
ay ışığı takılır parmaklıklara
avuçlarıma yıldız kümelenir
işkencenin sabahı olmaz,
sen hüznü şarkılara bırak
yorgun gecelerin ardından, kavgaya sür her şeyini
senin dağların var.”