Milliyetçililik bulaşıcı bir hastalık. Çeşitli biçimleri hep oldu. Zamanımızda ise adeta bir havai fişek patlaması gibi coşkulu ve "renkli". Bütün bu "farklı" görünümlerine rağmen en nihayetinde şizofreni ile iç içe geçmiş toplu bir paranoya hali. Saldırıya uğrama, yutulma, yok edilme gibi korkular temel semptomlar.
Yalanların katmer katmer üst üste yığıldığı bu hastalıklı hal toplumları giderek çürütüyor. Toplum nefes alma biçimi ya da varlığını sürdürmenin bir hali olarak olarak bu kez şiddeti üretiyor. Bu akıl "sen aç kalacağına o kalsın, sen bölüneceğine o bölünsün, sen öleceğine o ölsün" gibi tekerlemelere sahip.
Bu hastalık körpe dimağları seviyor. Çünkü onlara bulaşmak ve yerleşmek kolay. Bazen başka bir dilden apartılmış kitaplara yapılmış "akıl ötesi" katkılarla, bazen bir dolmuşun arkasında düşman olunan ülke/ülkelerin bayrakları üzerine pisleyen kişilerin resmedildiği çıkartmalar, bazen lunaparkta öteki ülkenin liderinin fotoğrafının çocukların ateş edebileceği hedef tahtasının üzerine konulması, bazen masal yerine anlatılan kan hikayeleri, bazen çocuğunuzun okulda başka bir ülkeden geldiği için yediği dirsek, bazen de bir lidere tapınma ayininde başka bir halka küfür ederek kendini gösterebiliyor. Bazılarına da o kadar çok alışıyorsunuz ki ne gözünüz ne zihniniz algılıyor.
Bunların hangisi daha kötü emin değilim. Neyse lafı dolandırmaya gerek yok. Bu vahim halin en berbat tezahürlerinden biri ülkemizde uzun bir zamandır yaşanıyor. Son dönemde ise bir psikopatın önderliğinde ölüme tapınmaya dönüştü. Meydanlarda halka ölme ve öldürme kutsatılıyor. En kötüsü Hitler'in törenlerini anımsatırcasına huşu içinde bir katılımın olması. Geri kalanların önemli bir kısmı ise direnmek yerine, kabuğuna çekilmeyi yeğliyor.
Bu bireysel bir hastalığın başkalarına bulaştırılması gibi bir durum değil elbette. Batı'da da benzer örnekleri var. Sadece daha incelikli. Örneğin "Rusya/Çin saldıracak" önermesi etrafında "düşünce kuruluşları" ya da kültür endüstrisine akıtılan milyarlarca doların sadece paranoya nedeniyle harcandığını düşünmek yanıltıcı olur. Bütün bunların üzerine bina edilen/edilemeyen "yeni dünya düzeni" ve savaş endüstrisinin global hakimiyetini sağlamanın yollarından biri de bu.
Bugün dünya genelinde herhangi bir ütopyası olmayan sermaye çevrelerinin çatışması ile karşı karşıyayız. Zamanımızın hegemonları önemli ölçüde günü birlik siyasetlerinin çerçevesinde, çelişkili gibi görünmekle birlikte birden fazla seçeneği her zaman barındıran ve her daim pragmatizmi ilke edinen bir yolu benimsiyorlar.
Egemenlerin varsa da tek hülyaları daha çok para. Dökülen kan karşısında Batı'daki burjuva toplumları sahip oldukları konfor ve "sükunet"i hiçbir biçimde feda etmemeke uğruna her şeyi görmezden gelebilecek karakterde.
Elbette dünyanın geleceği savaş, yıkım ve çürüme üzerine şekillenemez. Daha doğrusu böyle bir gelecekte insanlığın çoğunluğunun varlığını sürdürmesi ancak modern köleler ve askerler olarak başkalarının savaşında her gün kendini öldürmesiyle mümkün olabilir. Tabii buna bir varoluş ve gelecek diyebiliyorsanız.
Buna engel olacak yegane güç ise insanlığın mutlu, özgür bir gelecek arayışı doğrultusundaki mücadelesini sürdürmesi olacak.