Kapitalist modernitenin Ortadoğu’ya yönelik iki yüzyıllık saldırısının son halkası İslam adı altında oluşturulan ve başta da Ortadoğu halklarına zarar veren, Ortadoğu coğrafyasını ve kültürünü kapitalist modernite güçlerinin saldırılarına açık hale getiren örgütler eliyle gerçekleştirilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun Ortadoğu’da geliştirmek istediği panislamizm hareketine karşı İngiltere eliyle geliştirilen Vahhabilik, Osmanlı imparatorluğunun Ortadoğu’da giderek güç kaybetmesine, emperyalist batı güçlerinin bu coğrafyaya yönelmelerine ve burada işgal ve sömürgeleştirme faaliyeti geliştirmelerine neden oldu. Vahhabilik inancı ya da akımı, İslam dininin bir yorumu olup, özelde İngilizler’in Suudi Arabistan merkezli belli bir coğrafyayı kapsayan alanda kendi çıkarlarını hakim kılmak için geliştirdikleri bir inanç olmaktadır. 20. yüzyılda yine ABD eliyle geliştirilen yeşil kuşak projesiyle, Sovyet Rusya’nın Ortadoğu’ya ve Akdeniz'e inmesini engelleme, Asya coğrafyasında hakimiyetinin zayıflatılması amacıyla geliştirilen bir proje olup, bu temelde tıpkı Vahhabilik gibi, yine islam'ın en katı yorumlarından olan ve Vahhabiliğin de kendisini dayandırdığı selefiliği benimseyen ve bu temelde örgütlenen Taliban ve El Kaide örgütleriyle ABD mücadelesini sürdürmüştür.
Diğer yandan 1979'da İran’da gelişen devrimin İslami rengine karşı da bu projeden dolayı ilk başta karşı çıkılmamıştır. Günümüzde ise ABD'nin BOP temelinde Ortadoğu’yu yeniden düzenlemeyi istediği bir dönemde El Kaide örgütü eliyle Ortadoğu coğrafyasında bir operasyon yapılmaktadır. ABD’nin müdahale etmek istediği bir ülke ya da bölgeye saldırma gerekçesi oluşturması gerektiğinden, bu hususta El Kaide devreye girip, çeşitli terör eylemleriyle katliamlar gerçekleştirmekte, böylece ABD için bu bölgeye müdahalenin zemini hazırlanmış olmaktadır. En son Rojava Devrimine yapılan El Kaide'ye bağlı güçlerin saldırıları, yine Suriye ve diğer Arap ülkelerinde yapılan saldırılar, kendisini müslüman olarak tanımlayan, İslam için cihad ettiklerini söyleyen bu örgüt ve örgütler tarafından gerçekleştirilmektedir. Dolayısıyla öncelikle İslam'ın ne olduğuna, nasıl doğduğuna ve asıl İslam'ın temsilinin ne düzeyde yapıldığına bakmamız gerekmektedir.
İslam 1400 yıllık bu süreçte acaba özünden ne kadar uzaklaştırıldı ve barış dini olan islamın bugün savaş naraları atan, gözünü kırpmadan insan kanını döken, kafasını kesen kişilerce nasıl bayraklaştırıldığını ortaya koymak, nedenlerini sorgulamak gerekmektedir.
Toplumsal, kültürel İslam ile karşı İslam ya da iktidar İslamı’nın tarihsel temellerini ortaya koymanın ve toplumsal İslam'ın ne zaman kaybettiğini, karşı İslam'ın nasıl hakimiyet sağladığını iyi kavramanın günümüzü anlamada büyük katkı sunacağını görmek gerekiyor. Hz. Muhammed kendi dönemi için büyük bir devrimci ve insanlık önderidir. Kendi planladığı toplum biçimini ve hayallerini ilk elden gerçekleştirdiği Medine şehrinde hayata geçirmiş ve bu şehrin şehirdaşlarıyla yaptığı Medine Sözleşmesi de günümüzde öz itibariyle güncellenmesi ve sahiplenilmesi gereken toplumsal sözleşme olmaktadır.
Her şeyden önce Hz. Muhammed, İbrahimi geleneğinin son temsilcisidir. Dolayısıyla Ortadoğu kültürünün sahiplenicisi ve sürdürücüsü olma gerçekliği vardır. İbrahimi dinlerin en temel özelliği, devletçi uygarlık güçleri ile demokratik uygarlık güçlerinin tarihsel süreç içindeki mücadelelerini bağrında toplaması, bu iki gücün bazı yönlerini kendi ideolojisinde yansıtıyor olmasıdır. Yani bir yanıyla uygarlıkçıdır ve dolayısıyla iktidarcıdır, diğer yandan ise demokratik uygarlıkçıdır ve ahlaki-politik toplum gerçekliğinin sahiplenicisi ve sürdürücüsüdür. Dolayısıyla sosyal demokrat bir hareket ve gerçeklik olması onun temel kimliğidir.
İkinci olarak, İslamiyet Arap kabilelerinin yaşadığı Arabistan Yarımadası'nda ortaya çıkan bir ideolojidir. Arap kabilelerinin kendi iç sorunlarıyla boğuştuğu, bir kaosu ve kısır döngüyü yaşadığı bir süreçte, yine dıştan Sasani, Roma ve Habeşistan imparatorluklarının bu coğrafyaya yönelik saldırı ve baskılarının vermiş olduğu bıkkınlık, korku ve çıkmaza karşı bir çözüm olma ve kendileri için yeni bir toplumsal sistem yaratma arayışlarının ulaştığı zirve ve çözüm olmaktadır. İslamiyet Arap kabilelerinin kendi iç sorunlarını çözdüğü gibi, dış saldırılara karşı da güçlü bir toplumsallık yaratmıştır. Bu zamanlar ise Hz. Muhammed'in bizzat önderliğinde geliştirilen yeni toplum-İslam toplumu olmaktadır.
Hz. Muhammed'in Medine şehrinde şekillendirdiği İslam toplumu, bu şehirde yaşayan farklı etnik ve dini yapıların inkarı üzerinden değil, bizzat onların haklarını da içeren ve şehirde yaşayan tüm insanların katılımıyla hazırlanan Medine Sözleşmesi temelinde olmuştur. Medine Sözleşmesi, dönemine göre oldukça demokratik bir öz taşımakta ve ahlaki-politik toplumun güçlü bir biçimde hem oluşturulmasını hem de korunmasını kapsayan bir sözleşme olmaktadır. Bu nedenle bu sözleşme toplumcu ya da kültürel İslam'ın en temel belgesi olarak değerlendirilmeli ve mutlaka günümüzde güncellemesi ve savunusunun güçlü yapılması gerekmektedir. Caminin meclis görevini görmesi, kadın, erkek, çocuk, yaşlı hepsinin bir arada camide toplanıp şehrin temel sorunlarını tartışma, karar alma ve uygulamaya geçirmeleri ahlaki-politik toplumun demokratik temelde nasıl yaşandığını çok güzel ortaya koymaktadır. Yahudi ve Hıristiyan inançlarına saygıyla yaklaşması ve onların haklarını güvenceye alması yönü günümüze örnek olacak bir öz taşımaktadır. Hakeza köleliğe karşı çıkılması ve köleliğin olumsuz olarak değerlendirilmesi, köle sahiplerinin kölelerini özgür bıraktırması yönünde yapılan telkinler büyük bir ahlaki değer olarak görülmelidir.
Son olarak, Hz. Muhammed'in son anına kadar da yeni toplumsal sistemi bir cumhuriyet olarak ele alması ve yönetimin tek elde toplanmaması yani iktidar güçlerinin eline geçmemesi için yoğun bir siyasi, sosyal, zihni ve ahlaki mücadeleyi hep sürdürdüğünü bilmek gerekir. Buna göre Hz. Muhammed'in bu özelliklerini iktidarcı anlayış ve hareketlere karşı her zaman referans alınması ve mutlaka korunması gereken ilkeler olarak görmek gerekmektedir.
Hz. Muhammed'in hayatta olduğu süreç, gerçek İslam olarak değerlendirilmeli. Hz. Muhammed'in ölümünden sonra gerçek İslam'ın giderek farklı amaçlara kurban edilme temelinde yozlaşmaya tabi kılındığı, Muaviye dönemini ise İslamiyet'in artık ikiye bölündüğü dönem olarak değerlendirmek en doğrusu olmaktadır. Muaviye'yle beraber Hz. Muhammed'in geliştirdiği toplumcu İslam sistemi dağıtılmış ve iktidar ya da karşı İslam hakim hale getirilmiştir. Artık bundan sonrası karşı islamcı iktidar güçleri ile toplumcu İslam'ı benimseyen ve onu korumaya çalışan güçler arasındaki 1400 yıllık mücadele olmaktadır. Günümüzde ise bunun yansımaları oldukça şiddetli bir biçimde bu coğrafyada kendisini göstermektedir.
Amacımız, İslam tarihini anlatmak değildir. Bizim için önemli olan emperyalist güçlerin Ortadoğu halklarına yönelik geliştirdiği son saldırılarında İslam dinini kendisine kalkan olarak kullandığı gerçekliğini ortaya koymaktır. Bugün El Kaide, Hizbullah (hizbul kontra), Gülen Cemaati vb. oluşumların araç olarak kullanılıp, Ortadoğu halklarının özgürlük ve demokrasi mücadelesinin boğulmak istendiği bir süreçte bu saldırılara karşı halklarımızı bilinçlendirmek ve radikal, ılımlı İslam adı altında sunulan ve özü karşı İslam olan bu saldırganlara karşı ortak bir mücadele platform ve birliğini oluşturmak önemlidir. Böylece hem İslam'ın bağrına bir hançer gibi saplanmış olan karşı islamcı güçlerin teşhiri yapılmış ve onların gerçek yüzleri açığa çıkarılmış olur, hem de bu örgütlerin arkasında olan, onları kuran ve Ortadoğu coğrafyasında bir truva atı rolünü oynatan emperyalist batı güçlerinin hesapları boşa çıkarılmış olur.
Rojava Devrimi'ne yönelik geliştirilen saldırıların arkasında kendilerini islamcı gösteren, özünde ise karşı islamcı olan güçler bulunmaktadır. Karşı İslam Muaviye tarafından Şam merkezli oluşturulan İslam'dır. Küfe merkezli toplumcu İslam'ın temsilini ise Hz. Ali yapmaktaydı. Bu iki güç arasındaki mücadelede Muaviye üstün çıkınca, ardından Kerbela'da Hz. Hüseyin'in Muaviye oğlu Yezid tarafından şehit edilmesinden sonra, karşı İslam toplumcu İslam karşısında üstünlük sağladı ve bu üstünlüğünü günümüze kadar hep saldırılarla, katliamlarla bu güçlere karşı sürdürdü.
Bugün tarihin bir cilvesi mi ya da bir dönüm noktası mı denilir bilinmez ama 1400 yıl sonra yine Şam merkezli iktidarcı güçler ile toplumcu güçlerin mücadelesi sürmektedir. Bir yandan iktidarcı güçlerin temsilini yapan El Kaide çete güçleri, diğer yandan toplumcu İslam'ın temsilini yapan Müslüman Kürt halkı ve onunla kader birliği yapmış diğer müslüman halklar ve tabi ki diğer etnik yapı ve inançlardan olan halk ve topluluklar bulunmaktadır. Ve 1400 yıl sonra ilk defa karşı İslam (iktidar İslamı) toplumcu-kültürel İslam karşısında gerileme ve giderek kaybetmeye doğru gidiyor. Tarihi böyle okursak, Demokratik İslam Konferansı'nın ne kadar önemli olduğunu ve yaşanan sürecin Hz. Muhammed dönemindeki devrimci sürece çok benzediğini göreceğiz.
Şam merkezli karşı İslam kaybetmeye mahkumdur, çünkü Kerbela müslümanlığını esas alan ve Ortadoğu coğrafyasının en kadim halkı olarak bir bütün uygarlıkçı-devletçi-iktidarcı güçlere karşı Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın öncülüğünde bilinçlenen, örgütlenen ve eyleme geçen Kürt halkı demokratik-ekolojik-kadın özgürlükçü paradigma temelinde demokratik konfederal sistemini demokratik ulus perspektifi temelinde yaşamsallaştırmakta ve bu sistem yayıldıkça karşı islamcı güçlerin yaşam alanı daralmakta ve giderek kaybetmeyle yüz yüze kalmaktadır. Rojava Kürdistanı'nda geliştirilen Demokratik Özerklik sistemi Hz. Muhammed'in Medine Sözleşmesi temelinde geliştirdiği toplumsal sistemin günümüzdeki temsili olmaktadır. Bu sözleşmeden bir farkla ayrılmaktadır ki, o da  içerik olarak demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigma temelinde daha da güçlü kılınarak gerçekleştirilen bir sistem olmasıdır.