Hala birlikten dem vuranlar, hatta, “demokratik zeminde, kardeşçe birlikte yaşama” masalı anlatanlar var.

Oysa, TC kurulduğundan beri birlik, beraberlik diye bir durum olmadı. Kürtler, kurtuluş umutlarını içlerinde büyüterek, fırsatını bulduklarında başkaldırarak, geleceklerini başka yan, farklı yönde aradılar. Türklerse, oldum olası onları düşman olarak gördüler. Düşmandan öte muamele yaptılar.
Türk-Kürt tarihsel ilişki gerçeği, budur. Güvenin asla olmadığı bir zeminde kan, ölüm ve yangınlar…
1920-1940 döneminde dünya büyük, Kürdistan sonsuzluktu. Olayların akışı ağırdı. Çok zaman, bir bölgedeki yangın söndürüldükten, ölüler kaldırılıp kan izleri yağmur sularıyla yıkandıktan çok sonra, bitişik bölgede duyuluyordu. O da tarihten önce olmuş gibi anlatılıyordu.
Ama 1990’lara gelindiğinde dünya, artık televizyon ekranına sığacak kadar küçülmeye başlamıştı. Bilgi akışı hızlıydı. Kürtler, kaderleriymiş gibi kendilerine yaşatılan kudumsuzluğu an an yaşamaya başlayınca, uykudan uyandılar. Onlar, sanıldığı gibi yurttaş değil, her türlü yakıcılığı hak eden düşmandı.
Ve dahası, hiç bir onurlu kişinin düşmanına reva görmediği aşağılayıcı muamelenin kurbanlarıydı. Halk olarak aidiyetlerine dair hiç bir hak ve özgürlükleri olmadığı gibi, yaşama hakları da kesintisiz tehdit altındaydı. Her Kürt, yol kenarına atılacak muhtemel cesetti. Katiller ise her daim, yüksek himayeye mazhariyetle, hep “meçhul”du.
Türkün kutsallarından olan mal, mülk edinme özgürlüğü Kürtler için geçerli değildi. Kürdün nalı, mülkü, kazancı talana açık, hırsıza vaaddedilmiş ganimetti. Evleri, köyleri zafer meşalesi niyetine yakılıyordu. Hakkını aramak isteyenler, mahkemelerde kendi malının hırsızı, evini yakan kibritçi olarak yargılanıyordu.
Bu insani bir yol değildi. Oysa düşmanlığın bile bir şerefi vardı.
Ve Kürtler, bu yaşanmışlıklar zinciriyle uyandılar. Sapakta, yollarını ayırdılar. Savaş kızıştı. 
Bir takkiye mamulatı olan AKP, Kürtleri kandırıp dolandırma sürecinin nafileliğini anlayınca, 2015 yılının Temmuzunda, 1990’lar ruhunu geri çağırdı. Hortlak, 2016 yılı baharında, uluslararası İslami terör çetesi IŞİD’in sloganlarıyla şehirlerin gırtlağına diş geçirmeye başladı.
AKP olan insani damarları da kesmişti. Kuşatılan şehirlerde, kımıldayan her canlı düşman hedefti. Kuşatmanın toz bulutu aralandığında, Şırnak, Cizre, Silopi, Nusaybin, Yüksekova, Diyarbakır Surlarının içi başta olmak üzere, on Kürt şehri üstünden IŞİD’in aslı geçmiş gibi enkaz yığınıydı.
IŞİD’in kuşatmasında kalmış Kobanê’yi andıran şehirlerin enkazına girmek de, yasaktı. Ama hırsızlar, özgürdü. Onlar yıkıntılar arasında dolaşıyor, ayakta kalabilmiş evlerde bulabildikleri eşyayı çalıyor, kamyonlara yüklüyorlardı.
Saflar, bundan sonra tümüyle ayrıldı. Kürtler, bütün olarak yönlerini değiştirdiler. Kürdistan zincirlerini koparmış, hayalleri peşinden gidiyordu. Bunlarla bir yere varmak mümkün değildi.
Türk devleti ise düşman topraklarında, kendi korkularına esir düşmüş işgal gücüydü. Barikatlar, çelik takviyeli beton blokların gerisinde, sığınaklarda yaşıyor, fırsatını yakalayınca, gün ışığında insan avına çıkıyorlardı.
Çünkü onlar, öldürerek, köylerden sonra şehirlerini de yıkarak Kürtlerin gönlünü kazanacaklarını sanıyorlardı. Kim yapmışsa, insanlığı böyle öğretmişlerdi, onlara…
Oysa zulmettikçe, daha çok nefret kazanıyor, öbür yanda korku esiri kesiliyorlardı.
AKP, 15 Temmuz 2016 tarihinde, dinci iktidarın içinde başgösteren isyanın galibi olarak çıkınca, Kemalist askerlerin, Türkler siyasi parti ve kurumlarının gücünü de yedekleyerek, ülke genelinde ırkçı tasfiyeye girişti.
1990’lardan beri, yurttaşlık haklarının pek çoğundan yararlanamayan, dolayısıyla iş yapamayan, çalışamayan Kürtler, bu yeni ırkçı dalga ile devlet kurumlarından bütün olarak tasfiye edilmeye başlandılar.
Bir tek kararname ile 11 bin 500 öğretmen, topluca açığa alındı. Binlercesi, mahkeme kararı olmadan meslekten atıldı. Kürtler, seçimle geldikleri belediyelerden de tasfiye edildiler.
Sonbahar esintiler sökün edip, Munzur dağına yılın ilk karı düşerken, evlerini kaybetmiş binlerce kişi Şırnak, Yüksekova kırlarında bez çadırlarda yaşıyordu. Türkler, o sırada, Kürtlerin de ödedikleri vergilerle, “insaniyet” gösterisine çıkıyor, Suriyelilere, Filistinlilere ev, okul inşa ediyorlardı.
Yeni eğitim yılında, 10 Kürt şehri yerinde yoktu. Buralarda ayakta kalmış okul varsa, onlar da polis, asker kışlasıydı. Okul olan yerlerde açığa alınmalar ve meslekten atılmalar nedeniyle öğretmen yoktu. Okulda olması gereken yüzbinlerce Kürt çocuk sokaktaydı.
Tek başına, bu manzara Kürtlerin yurttaş değil, düşman olarak görüldüğünün kanıtıydı. Düşman çiçek göndermediği gibi, evini yıktığına barınak, çalışmak isteyenine iş, çocuğuna okul da vermiyordu.
Kürt kendi yurdunda esirdi…