Konu ne sadece benim hayatım ne de Ayşe’nin hayatı. Konu bütün kadınların hayatı. Biz zincirlerle birbirimize bağlıyız. Hayatlarımızı kazanmanın mücadelesini hep birlikte vermeliyiz.
TUĞÇE KARA / İSTANBUL
Yasaklama kararları, soruşturmalar, cezalar, eylemlere katılan kadınların kesilen bursları ve nice baskıyla yeni bir 8 Mart’ı karşıladık. Kadınların her gün öldürüldüğü bir ülkede, kadın cinayetlerinin seyri nereye gidiyor, kadınlar neler yapıyor ve istiyor, kadın cinayetlerinin sosyal medyada duyurulmasının nasıl bir toplumsal karşılığı olduğu gibi konuları Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Genel Sekreteri Fidan Ataselim ile konuştuk.
Kadın Meclisleri toplantınızı herkese açık bir şekilde gerçekleştirdiniz ve o gün orada yüzlerce kadın vardı. Bunu nasıl başardınız?
Bizim 10 yıldır sürdürdüğümüz bir kadın cinayetlerini durdurma mücadelesi söz konusu. Ve tabii bu mücadele 10 yılla da sınırlı değil. Türkiye’de çok önemli bir kadın hareketi deneyimi var. Bizler de en azından Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu olarak sistematik, politik bir kadın örgütünü, mücadelesini var ettiğimizi düşünüyoruz. Yıllardır yürüttüğümüz mücadelenin kazanımıyla ve kadın meclisleriyle birlikte, sadece kadın cinayetlerini değil kadınlara yönelik şiddeti ve çocuk istismarını durdurmak; bütünlüklü haklarımıza kavuşmak, eşitlik ve özgürlüğümüzü kazanmak için çalışmalar yürütüyoruz. Bu bütünlüklü süreci yürüttüğümüz onlarca komitemiz ve çalışma alanımız var, burada kadınlar emek veriyor. Doğru fikir, doğru hedef, doğru yapı ve metotla birlikte bu örgütlenme ortaya çıktı. Bu deneyimlerimiz doğru ki, biz de bu şekilde çalışmalarımızı yönlendirebildik ve doğru yoldayız diye düşünüyorum.
6284 sayılı kadınları koruma kanununun içeriği nedir? Ne işe yarar ve kadınlar için neden bu kadar önemli?
6284, kadınların can simidi niteliğinde bir yasa. 2012 yılında, bizlerin mücadelesiyle çıkabildi. Bir yasanın varlığı ve yokluğu arasında çok önemli bir fark var. Ayşe Paşalı, 6284 sayılı kanun olmadığı için öldürüldü. Devlet onu korumadı ve böyle bir yasa yok dedi. Çünkü eski yasaya göre bir kadının korunabilmesi için resmi olarak nikâhlı olduğu erkek tarafından şiddete uğramış olması şartı aranıyordu. Kadınların başvurabileceği yerler son derece sınırlıydı. Şimdi ise uygulama konusunda her ne kadar zorluk yaşıyor olsak da bir yasanın varlığı bile onlarca, yüzlerce kadının hayatta kalmasını sağlıyor diyebilirim. Bizler de bu yasanın etkin kullanılmasına çabaladığımız için büyük oranda sonuç alıp, bu kanunun işletilmesini sağlayabiliyoruz. Şunu da unutmayalım: İstanbul Sözleşmesi imzalandığı için 6284 imzalanabildi. Kadın cinayetleri her yıl artarken sadece 2011 yılında azaldı. Ve 2011, İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı yıldı. Bunlar tesadüf değil.
6284’e göre bir kadın şiddete uğradığı zaman karakol, savcılık, aile mahkemesi, kaymakamlık, valilik gibi birçok yere başvurabilir. Başvurduğu zaman “6284 sayılı kanundan yararlanmak istiyorum” demeli. Üstüne bir de Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu olarak bize yönlendirilmeleri önlerindeki engellerin kaldırılması açısından etkin bir güç oluyor. Platform, örgüt gücü demek. Yasa da koruma gücü. Siz 6284 dediğinizde karşınızdaki bilmiyor olsa bile dönüp bakabilir. Yasa size o erkekle ilgili uzaklaştırma kararı, oturduğunuz yerin geçici olarak size tahsis edilmesini, çocuklarınızın velayetinin geçici olarak size verilmesini sağlayan, kreş hakkından geçici maddi desteğe, barınma ihtiyacınız varsa sığınaklara yerleştirmenizden, meslek edinmeyle ilgili eğitimlere kadar kapsamlı hakları barındıran bir yasa. En önemlisi bu yasayla birlikte başvurduğunuz kurum sizi korumak zorunda. Birincil önceliği de bu.
Siz platform olarak 10 yıldır kadın cinayetleriyle -ve öncesinde de- mücadele ettiniz/ediyorsunuz. Bu 10 yılda kadın cinayetlerinin seyri nasıl değişti, yoksa neden ve sonuç ilişkisi açısından hep aynı mıydı seyir?
Hep aynı değil. Niceliksel olarak hep artmış kadın cinayetleri. Sadece az evvel de dediğim gibi 2011 yılında İstanbul Sözleşmesi sayesinde bir azalma var. 2011 yılında herkes ağız birliğiyle kadına yönelik şiddeti kınadı, işte yasalar çıkarıyoruz dediler, bu çok önemli bir şey dediler ve bu durum direkt kadınlara yansıdı. Kadın cinayetleri azaldı. Fakat sonraki yıllar, ne yazık ki, 6284 sayılı kanun ve İstanbul Sözleşmesi etkin uygulanmadığı ve kadın düşmanı politikalar geliştirildiği için sayısal olarak arttı. Çünkü evdeki, sokaktaki, kamusal alandaki erkeği ve bütün olarak o erkekliği besleyen, yeniden üretilmesini sağlayan ve cesaretlendiren gelişmeler oldu. Kadınlar hayattayken 6284 önemsizleştirildi ve etkin uygulanmadı. Hâlâ bu yasayla ilgili “Yuva yıkan yasa” deniliyor ve hedef gösteriliyor. Fakat bu kadınların hayatta kalmasını sağlayan yasa. Bunun ötesi yok, bunu başka türlü sağlayamayız. Önleme, koruma, kovuşturma, politika geliştirme diye dört maddeyle, imzalayan taraf devletlerin ne yapması gerektiğini anlatıyor İstanbul Sözleşmesi. Bakıyorsunuz, kadınlar güçlendiriliyor mu? Hayır. 11 milyon kadın, iş gücü dahi sayılmıyor. Bu ne demek? Kadın olduğu için ev işiyle meşgul diyor TÜİK. Konunun temelinde toplumsal cinsiyet eşitsizliği var ve bunun bir sonucu olarak kadına yönelik şiddet ortaya çıkıyor.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ne demek? Şöyle örnekleyebiliriz: Kadınların yapması gerekenler ve erkeklerin yapması gerekenler yahut çizilen sınırlar. Burada kadın ve erkeğin iki farklı rolü var. Toplumsal cinsiyet rolleri deniyor bunlara ve bu rollerin en çok üretildiği yer evler. O özel alana daraltılmış, o rollerin yeniden üretilmesine neden olan, o dört duvar evlerde -ki kadınlar en çok evlerinde öldürülüyor, yüzde 60 gibi bir orandan bahsediyoruz- neler oluyor? Kadınlar burada hizmet veriyor. Çocuklara bakıyor, yemek yapıyor, evde bir yaşlı ve/veya hasta varsa ona bakıyor, temizlik yapıyor. Erkeğin işgücünün yeniden üretilmesine neden oluyor bu eşitsizlik. Bir kamu, bir devlet toplumsallaştırsa bu işleri, yine aynı sonuçla mı karşı karşıya oluruz? Çamaşırhaneler, yemekhaneler, ücretsiz kreşler, hasta bakımıyla ilgili güvenle herkesin yaşlısını gönderebileceği yerler olsa, bu eşitsizlik bu kadar derin mi olur? Olmaz. Kadınlar çalışmayı bile daha fazla hayal eder. Ve bu çok ön açar. Bununla ilgili bir gelişme var mı? Yok. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın reklamlarına bakın, çay getirmekle yükümlü kadınlar. En derin olan toplumsal cinsiyet eşitsizliğini daha da derinleştirecek politikalar üretiliyor.
Burada da işçi sınıfının bir üyesi olarak yine en çok kadınlar eziliyor. Ama ben şu yönden umutluyum. Sayıları fazlaca olan kadın işçiler direnişte. VIP’te direnen kadınlar işçiler var, Melike Şahin var, İzmir’de sendikalaşmak istedikleri için tekstil fabrikasından atılan kadınlar var. Örneğin, Kocaeli’de bir kadın işçiyle görüşmüş arkadaşlarımız; orada da bir direniş başlamış. Bu çok umut verici. Kadınlar sadece kendi yaşadıkları sorunla ilgili değil tüm toplumu ilgilendiren sorunlara müdahale ediyorlar. Ekonomik eşitsizlikle mücadele ediyorlar. Sendikaları da, iş yerlerini de, fabrikaları da, üniversiteleri de örgütlemekte kararlılar.
Bu nedenler dışında neden artıyor kadın cinayetleri?
Eğitim Bakanlığı’na bakalım; müfredattan kaldırdı toplumsal cinsiyet eşitliğini. Yüksek Öğretim Kurumu, cinsiyet eşitliğiyle ilgili protokolü kaldırdı. Bir yerde toplumsal cinsiyet eşitliği konuşuluyorsa, bunun bile adını değiştiriyorlar. Konunun yansıdığı, uç verdiği örnekler de var. Kadınlar olarak cinsiyet eşitsizliğinin sonucu olarak yaşadığımız şeylerin kamu eliyle de destekleniyor olması erkeklere güç veriyor. Bir kadın cinayeti olduktan sonra haliyle bir adalet arama süreci başlıyor. Ailelerin ve şiddete uğrayan, şiddet uygulayan fail erkeklerin ve katillerin süreci nasıl işliyor ve katile ne gibi yaptırımlar oluyor diye bakıyor toplum. O noktada da katillerin bir kapıdan girip diğer kapıdan çıkması söz konusu olunca erkekler güç buluyor. Kravat taktı, indirim; çok seviyordu, indirim; pişmanım dedi, indirim; doktormuş, geleceği diyorlar, indirim; saygın tutum indirimi gibi ceza kanununda bile açık tanımı olmayan fakat popülerleştirilip meşrulaştırılmaya çalışılan bir indirimler silsilesi var. Bunlar cezasızlığa yol açıyor, üstüne bir de cinsiyetçi yargının özgüvenini tazeliyor. Takip edebildiğimiz davalarda cinsiyetçi davalara müdahale ediyoruz. Keşke bunu yapmak zorunda kalmasaydık. Ancak bir kamuoyu yaratıp o indirimlerin önüne böyle geçebiliyoruz. Örgütlü gücümüzle ve kamuoyuyla birlikte yapabiliyor olmak da bize umut veren bir diğer nokta.
“Kadın ve erkek eşit değil” bile denmişti, hatırlarsınız. Yeni görüngüleriyle önümüze çıkan erkekliği tanımlamamız lazım. Kadınların da yeni mücadele hattını tanımlayarak yapmalıyız bunu tabii. Örneğin kadın cinayetleri niceliksel olarak artsa da kadınlar artık daha fazla ses çıkartıyorlar. Sessiz kalmayan kadın çok. Kötülemek için söylüyorlar “Kadınların gözü açıldı” diye. Ben buna olumlu bakıyorum ve ne güzel diyorum, evet, kadınların gözü açıldı. Ve kendilerine dayatılan toplumsal cinsiyet rollerini kabul etmiyor artık kadınlar. Erkeklik savaş olarak görüyor bunu. Burada kamuya büyük görev düşüyor. “İkisinin arasındaki konudur” deyip kenarda duramaz ya da erkeğin sırtını sıvazlayamaz. Bir eşitsizliği gidermek için bile kadının yanında yer almak zorunda. Çünkü eşitsizlik çok derin.
Toplum bu eşitsizliğin neresinde?
Toplum topyekûn değişti diyemeyiz ama toplum kadınlara sahip çıkmaya başladı diyebiliriz. Bu yine kadınların zaferi. Bir kadın “Oğlum gelinimi öldürmeye gidiyor” diye polisi arıyorsa, öldürülen kadın için ‘barda mı çalışıyormuş’, denmiyorsa bunlar son derece önemli gelişmelerdir. Ceren Damar davasında, katilin arkadaşının, arkadaşını kollamayıp “Ceren Hoca’yla arasında bir şey yoktu” demesi çok önemli bir işaretti. Kadınların hayatını korumak için kendini siper eden insanlar var örneğin. Başka bir kadının hayatını kurtarmak için ölen kadınlar ve erkekler var. Kadir Şeker var. O kadının sesine koştu Kadir, birini öldürmek için koşmadı. Öldürmek zorunda kaldı karşısındaki erkeği ve bu bir meşru müdafaaydı. İstanbul Sözleşmesi etkin uygulansaydı Kadir Şekerler kadınları kurtarmak için kendi hayatları pahasına o kadınların sesine koşmazdı.
Kadınlar artık araçları da keşfetti; öldürülen kadının fotoğrafını elinde tutup eylem yapmayı öğrendi. Bizi arayıp, “Kardeşim öldürüldü, burada yürüyüş yapmak istiyoruz” diyorlar. Modern hayatı istismar eden erkeklikle de mücadele ediyoruz şu an. Modern hayatı da istismar ediyorlar. Ama Öyküler artık cesaret buluyor, örgütleniyor ve sadece kendileri için değil tüm Öyküler için örgütleniyorlar.