Tutsak bir insan için yazmak bir arayıştır. Hakikatin ardına düşme, onu bulma çabasıdır. Kendini bulma istemidir. Özgürlüğe bir adım atmadır. Bir insan için yazmak kadar yazdıklarının okuyucuya ulaşması da önemlidir. Dahası, yazma dürtüsünü arttıran etken, yazarın okurla kurduğu bu ilişkidir.

 

Roj AGIR

 

Bir insan neden “tutsak” düş’er? Bu sorunun ardına düştüğümüzde bulduğumuz cevaplarda, “tutsak” bir insanın neden yazdığını da az çok anlamış oluruz.

Özgürlük… Bu, belli bir ideale, ideolojiye sahip ya da verili olana karşı olan insanların “tutsak” düşmelerinin de, yazmalarının da temel sebeplerindendir.

Sınırların dışına çıkma arzusu… Yazmak eyleminde bu arzu hep vardır. Kimisi bunu dizginler, bir aşamada tutar, kimisi ise bu arzusunu dizginlemez, bırakır. Bu arzu, “tutsak” düşmenin de nedenidir. “Tutsak” bu arzunun peşine düştüğü içindir ki, tutsak düşmüştür. Bu arzuyu yüreğinde taşımayan bir insan dört duvarla hiçbir vakit karşılaşmaz. Gözleri tel örgülerin ardındaki maviyi görme istemiyle tutuşmaz. Dahası, öylesi bir insan “mavi”nin ne olduğunu da bilmez. “Mavi” bir renkten fazlası değildir onun için. Ama tutsak için böyle değildir. Tel örgüler de engel olmaz “mavi”nin ardına düşme telaşına…

İnsanları dağa, isyana, savaşa yönlendiren dürtü ile yazma dürtüsü aynı kaynaktan beslenir. İkisi de aynı ana kaynağa dayanır. Bir nevi o uzun, kutlu yürüyüşü dört duvara rağmen sürdürme istemidir yazmak. Nehir akmak istiyor sürekli... Durmaksızın...

Tutsak bir insan için yazmak bir arayıştır. Hakikatin ardına düşme, onu bulma çabasıdır. Kendini bulma istemidir. Özgürlüğe bir adım atmadır.

Bir insan için yazmak kadar, yazdıklarının okuyucuya ulaşması da önemlidir. Dahası, yazma dürtüsünü arttıran etken, yazarın okurla kurduğu bu ilişkidir. Tutsak bir yazar için ise okura ulaşmak çok daha önemlidir. Kendisi hiç olmazsa yazdıklarıyla dışarıya çıkmak, uçsuz bucaksız kara parçasında bir nefes almak ister. Tutsak için basılmış bir kitap, bir çocuk gibidir. Kendisi dışarıyı adımlayamasa da doğurduğu çocuğun dışarıyı adımladığını bilmesi onu özgür kılıyor. Bu “çocuk” üzerinden “dışarı” ile bir bağ kuruyor. Kendinden bir parçanın dışarıda olduğunu hissediyor.

***

Dünyanın birçok farklı ülkesinde, zindanlarda üreten, yazan-çizen insanlar olmuştur. Zindanlar çok büyük yazarlara da yataklık etmişlerdir. Bu mekânda kaleme alınmış dünyaca ünlü eserler de vardır. Ama bizdeki gerçeklik bunu aşan bir boyuttadır. Dünyanın hiçbir yerinde, özgürlük mücadelesinden ötürü tutsak düşmüş bunca düşünce insanı yoktur sanırım. Ama şunu da sorgulamak gerekir; bu niceliksel büyüklüğe denk düşecek niteliksel bir üretim var mı? Yoksa sebepleri nelerdir?

Zindandaki siyasi tutsakların önemli bir kesimi yazmayı yaşamının bir parçası olarak görüyor ve belli bir edebi üretimde bulunuyor. Zindanlarda muazzam bir üretim var ve bu üreten insanlar içinde büyük yazar olabilecek, dünyada ses getirebilecek birçok yazar da var. Ama dünyaca tanınan böyle bir tutsak yazarımız var mı?

Kanımca bu bilinmeme, görülmeme halinin en büyük sebebi, işini ciddi-profesyonel yapan tutsak yazarlara karşı sorumluluk sahibi bir Kürt yayınevinin henüz olmamasıdır. Böylesi bir yayınevinin varlığı zindandaki niteliksel üretimin önünü de hayli açardı. Çok büyük, nitelikli bir üretimin ortaya çıkmasına sebep olabilirdi.

***

Zindandaki bir yazar için temel sorunlardan biri okuyucuya ulaşamamaktır. Okuyucuya ulaşmak uzun ve zorlu bir yolculuktur onun için. Kısaca da olsa meselenin hem bu yönüne hem de teknik boyutuna biraz değinmek gerektiğini düşünüyorum. Belki böylece, elinize aldığınız bir tutsak yazarın kitabı daha da anlamlı görünür gözünüze. O kitabın elinize nasıl ulaştığını bilmek onun değerini anlamanıza da vesile olabilir.

Tutsak bir yazar, kitaplaştırılmak üzere hazırladığı bir dosyayı en başta dışarıya ulaştırmalıdır. Bu öyle kolay bir süreç değildir elbette. Hazırlanan dosya-defter dışarıya yollanmak üzere hapishanenin ilgili kuruluna teslim edilir. Bu kurul dosyayı okur. Bu bazen bir hafta, bazen bir ay, bir yıl ya da yılları bulabilir. Kürtçe dosyalar için bu süreç hep daha uzundur. Tercüman olmadığı gerekçesiyle bir dosya yıllarca raflarda bekletilir. Kimi zaman da verilen dosya bir daha alınamaz, bir şekilde kaybolmuştur!.. Dışarıya ulaşan bir dosya da öyle hemen yayınevine ulaşmaz. Elle yazılmış dosyanın-defterin öncelikle bilgisayara geçirilmesi gerekir. Bu da hayli uzun bir zamanı alır. Kimi tutsak arkadaşların ise bu imkânı hiç olmaz. Yine Kürtçe dosyalarda, dosyayı bilgisayara geçirecek bir gönüllü bulmak epey zordur. Bir de verilip de yerine getirilmeyen sözler olur. Bazen bir dosya yıllarca bilgisayara geçirilmeyi bekleyebilir. Bu sorun da çözüldü diyelim. Dosya yayınevine ulaştırılır. Burası da epey sancılı bir dönemdir. Dosyanın değerlendirilmesi ayları-yılları bulabilir. Onaylanan bir dosyanın basım süreci de aynı şekilde aylarca, yıllarca sürebiliyor. Ve diyelim ki kitap çıktı. Kimi vakit basılan kitap ile yazarın yolladığı dosya arasında bir bağ bile yoktur. O kadar ki değişime-müdahaleye uğramıştır. Yazar dahi kendi kitabını tanıyamaz!

Kitap çıkarmak bu kadar zor iken, bir tutsak yazar, yazmak için gerekli enerjiyi, istek ve arzuyu nereden bulsun?

Açıkçası zindan koşullarını, dosyanın zindandan çıkış sürecini bir kenara koyarsak, bu meseleyi bu kadar içinden çıkılmaz hale getiren, yazarı takatsiz bırakan, enerjisini ç-alan, isteğini-arzusunu sönükleştiren etkenlerin başında yayınevlerinin (elbetteki sorumlularının) tutumu gelmektedir. En başta yazara karşı ciddi bir sorumluluk duyma yoktur. Kitabın basım sürecinde yazarla kurulan sağlıklı bir ilişkilenme yoktur. Zindan koşulları iletişimde zorluklar yaşatıyor, bu doğru ama temel sorun bu değil. En başta yaklaşımda, anlayışta sorun vardır. Yazar kendi dosyası ile ilgili yayınevinden tatmin edici bir cevabı çoğu kez almaz. Dosyasının mevcut durumu da, ne zaman çıkacağı da hep muğlakta kalır ya da verilen zaman diliminde kitabı çıkmaz. Kimi vakit de yayınevi tarafından onaylanan dosya basılmaz bile.

Zindandaki yazarların çoğu yayınevi ile doğrudan bir ilişki kuramadığından, bu ilişki çoğu kez aileler üzerinden sağlanır. Bu da çoğu durumda yazarın istemediği sonuçlara sebep olabiliyor…

‘Tüccar’ yayınevleri doğdu!

Bildiğim kadarıyla Kürt siyasi tutsak yazarların kitapları birkaç yıl öncesine kadar da sadece bir yayınevi tarafından basılıyordu. İstisnalar haricinde tutsak yazarların kitaplarını basan yayınevi yoktu. Ama ilgili yayınevi onca tutsak yazarın kitabını basmakta zorlanınca ve tutsak yazarların dosyalarının basım süreci uzadıkça başka arayışlar devreye girmiş olmalı. Başka yayınevlerinin de tutsak yazarların kitaplarını basması, tutsak yazarlar için görece bir alan açtı gibi görünüyor. Ama bu, birçok soruna da zemin hazırladı. Hem de telafisi çok zor sorunlara…

Öyle ki, bu alan bir “piyasa”ya çevrildi. Öyle ucube yayınevleri türedi ki, dünyada benzerlerini görmek oldukça zor. Yayınevleri “tüccar” tutsak yazarlar ise “müşteri” konumuna düştü. Bu tür yayınevleri önlerine gelen her dosyayı ayırt etmeksizin bastılar, basıyorlar. Bunu da tutsaklar için yaptıkları bir hizmet gibi gösteriyorlar. Görüntüde bunlar tutsak dostudurlar. Ama gerçek elbette ki öyle değildir. Mesele, gelen her dosyanın para karşılığı basılması meselesi değil sadece. En başta nitelikli-niteliksiz ayrımı yapmadan bu dosyaların basılması yayıncılık ahlakıyla uyuşmaz. Bu aynı zamanda bir insana-yazara da yapılacak en büyük saygısızlıktır. Yazara karşı ikiyüzlüce bir davranış içine girmektir bu. Yazar, ailesi para verdiği için değil de dosyası iyi olduğu için basılmıştır düşüncesine kapılır. Ki haklıdır da. Her yayınevinin bir yayın kurulu vardır ve bu yayın kurulu, kendi prensipleri doğrultusunda nitelikli bir dosyaya ancak onay verir ve basılması yönünde karar alır! Öyle olmasa, insanlar okumayacaksa bir dosya niye basılır! Mesele salt yazarı tatmin etmek midir? Bir yazarın duygu-düşüncelerinin, hayallerinin ürünü olan bir eseri okuyucuya ulaştıramayacaksa, yayınevi bu kitabı niye basar? Ki, bu yayınevleri basılan kitapların yüzde 90’ınını aileye veriyor. Yayınevinin dağıtım, kitabı okuyucuya ulaştırma, reklam vs. gibi sorumlulukları yok mu?

Bir diğer temel sorun, bu tür tüccar yayınevlerinin kitaba yaklaşımıdır. Tutsak bir yazarın kitabını elinize aldığınızda, bu yaklaşımın bütün çirkinliğini, seviyesizliğini, kirliliğini görebilirsiniz. En basitinden kitabı elinize almanız için gözünüze, ruhunuza, duygularınıza hitap edecek bir kapak bulamazsınız. Anaokulundaki bir çocuk bile daha estetik bir kapak hazırlayabilir. Bu denli seviyesi düşük, bu denli özensiz, baştan savma… Kapakla ilgili önyargıya varmadan kitabı açtınız diyelim. Daha kitabın ilk sayfalarında onlarca yazım-imla yanlışı vs. redaksiyon? Künyede bir isim vardır muhakkak ya da yayınevinin ilgili kurulunun ismi yazılır. Ama emin olun ki o kitap basılmadan evvel o kitabı okuyan tek bir kişi bile yoktur. Ola ki kitabı okursanız, baştan sona bu duyguya kapılırsınız, bunu hissederseniz. Bu gerçek her sayfada defalarca gözünüze sokulur, ben buradayım der…

Zindandaki bir insanın üretimine bu şekilde yaklaşmak, en basit anlamıyla ahlaksızlıktır. Bir dosyanın hangi süreçlerden, zorluklardan geçerek ellerine ulaştığını bilip de ona rağmen bu şekilde yaklaşan yayınevi sahipleri-çalışanları ise daha büyük ahlaksızlardır.

   

Tutsaklar biz buradayız diyorlar

Yakın zamanda zindandaki bir arkadaşın dosyasını okuyup da son cümlesine geldiğimde, alttaki tarih beni dehşete düşürdü: 2005… Aradan tam on üç yıl geçmiş. Ve bu dosya, yazıldığı tarihlerde basılması için onaylandığı halde on üç yıl boyunca basılmayı beklemiş. Bir an için kendinizi bu yazar arkadaşın yerine koyun. Tekrar yazma gücünüzü kendinizde bulabilir misiniz? Bunun gibi onlarca-yüzlerce örnek. Ama bu örnek bile tek başına yukarıdaki soruların çoğunun cevabını büyük oranda içinde barındırıyor.

Tutsaklar, yaşamı anlamlı kılmak adına ellerindeki her olanağı direnişin, mücadelenin, halkın ve özgürlük tutkularının hizmetine sokuyorlar. Kimi vakit ellerindeki son silahı, bedenlerini açlığa yatırarak “dışarıya” sesleniyorlar. Kimi vakit de yazarak. Biz buradayız diyorlar; “dışarıda”, yaşamın içinde. Yazarak “dışarıda” olduklarını hissettirmeye, hissetmeye çalışıyorlar. “Bize” yüreklerinin derinliklerinden sesleniyorlar. Duymak ya da duymamak bu, seslerini duyanlara kalmış artık.

İşte tam da bu noktada “o sesi” insanlara ulaştıracak araçlardan biri yayınevidir. Yayınevi, yazar ile okuyucu arasında, seslenen ile seslenilen arasında bir köprüdür. Bu köprü sağlam olmalı ki o ses insanlara ulaşabilsin. Yazarın düşledikleri, hayalleri, düşünceleri o köprü üzerinden dışarıya akabilsin.

Henüz sağlam bir “köprü”müz olmadığı gerçekliğini bilmemiz gerek. Bundan ötürüdür ki bu devrim sürecinin bir ayağı da hep sakat. Dilerim salt “içerideki” sesi “dışarıya” ulaştıracak bir yayınevinden daha fazlasına; içeriden dışarıya ulaşan enerjiyi, sıcaklığı, baharı, coşkuyu okuyucu yüreğinde hissettikten sonra okuyucunun duygusunu-düşüncesini de “içeriye” taşıyacak bir yayınevine sahip oluruz. Belki o vakit görürüz Kürt baharını. O vakit dünya görür bu halkın devrim yürüyüşünü.

Zindan duvarlarının yıkıldığını görmek dileğiyle. O bahara kavuşmak umuduyla…

Bütün “tutsak” yoldaşlara selam ve sevgi ile…