Türkiye tarihi, acılar ile yaşanmış karanlıklarla doludur. Bugünlerde Dersim 37-38 zulmünün yaşandığı kara günlerin yasını tutar, acısını yaşarken, yeni bir acının arifesinde kaygı ile bekliyoruz.
12 Eylül’den bu yana 66 hapishanede, 800’ü aşkın devrimci yurtsever tutsağın, yarınları doğru ve anlamlı bir şekilde yaşamak için bedenleriyle sürdürdükleri direniş ölümün kıyısından gülümsüyor.
Yabancısı olmadığımız bir acı bu! Yaşanılanlar karanlık acılara bulanmış bu ülkede egemenlerin devrimcilere karşı gösterdiği ceberut yüzüdür bu aslında. Hapishanelerde sürdürülen devlet zihniyeti dışarıdakiler farkında olmasa da, esasta toplumu teslim almaktır. Zira hapishanelerdeki devrimci yurtseverler toplumun ahlakı, vicdanı ve gelecek güvencesidir. Bu yüzden de devlet açık hapishanede yaşayan milyonlar yerine zindanlara doldurduğu devrimcilere yönelir.
Mamak, Amed, Bayrampaşa, Eskişehir, Aydın tabutluklarından, Ulucanlar’a ne çok acı yaşadık hapishanelerde. Ölüm oruçlarında dirhem dirhem eriyen nur yüzlü evlatlarımızı, adına “hayata dönüş“ denilen katliamlarda melek yüzlük kadınlarımızı alev alev yanarken gördük ve kahrolduk.
Bugün yine yüreklerimiz yangın yeri, kaygı ile titriyor ellerimiz, bedenimizde “güvercin tedirginliği” gözlerimiz zindanlarda. Her an yaşamın yeniden karalara bağlanacağını, bu halkın yiğit evlatlarının saçının teline kıyamazken, yeniden ağıtlar yakacağımızın kaygısını taşıyoruz.
Oysa bedenlerini faşizme barikat yapan, “yaşamı uğruna ölecek kadar seven” insanların kendileri için istedikleri hiç bir şey yok. Hiç biri kendisi için bir gelecek vaadi istemiyor. Talepleri demokratik, siyasi ve insanidir. Sayın Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması, anadilde savunma ve eğitim talepleri bu ülkede yaşayan Kürdün, Türk’ün, Arap’ın, Laz’ın geleceğidir. Bir yılı aşkın bir süredir ada yalnızlığında yaşamaya mahkum edilerek, adım adım imha edilmek istenen sayın Öcalan sadece Kürtleri ilgilendirmiyor ki! Bu talepler bu coğrafayada yarınların şiddet ile değil, barış için kurulabilmesinin yegane yoludur. Dolaysıyla bu talepler tutsakların bireysel değil, bu ülkenin geleceği için savundukları insanı ve siyasi bir talepdir. Yine herkesin ak sütü kadar hakkı olan anadilini eğitim dili olarak yaşam bulması, anadilde savunma yapma hakkı demokratik ve insani değil midir?
Şimdi ortada bu kadar insani ve demokratik talep varken bunlara karşın sessiz kalmak, suskun kalmak, tepkisiz ve hissiz davranmak ne kadar insanidir? İnsan olma erdemini dışarıda her geçen gün adım adım yitirirken hapishanelerden bize uzatılan insanlık elini, vicdan sesini görmezden gelmek insanlığın tükendiği noktadır.
Şimdi zulmün kalelerinde direnen yüzlerce özge can, yüzlerce insanlığın (ki dün itibariyle binler) yüz akı zindanlarda haykırıyor “insanlığınız için direnin”. Uzatılan bu eli tutmamak, bu insanlık çığlığını duymamak insanlık noktasında sorgulamamız gereken noktadır. “Zulmün karşısında sessiz kalan dilsiz şeytandır” işte şimdi, hemen vakit kaybetmeksizin zindanların çığlığını güçlendirmek zorundayız.
Unutmayın ki bu direnişte bulunan devrimciler sizin canınız, arkadaşınız, kardeşiniz, yoldaşınız! Adı Mazlum, Aysel, Amberay, Erdal, Hülya, Ercan, Tuncay, Nihayet, Sara, Şaize, Nihat, Kudbettin, Ahmet, Veli, Baran, Haydar hangisini unutabilir, bu ceberut zumlun kalelerinde yalnız bırakabiliriz?
Sevgili Hülya zindan karanlığında Hz Ali’nin sözünü hatırlatıyor, “Susanlar Saldırganların Suç Ortağıdır”. Ne kadar gerçek, ne kadar bugünün doğrusunu anlatıyor.
Evet, zaman geçiyor tutsaklar zindanlarda ölümün kıyısında bizlere gülümsüyor. Bu gülümsemede ölümden korkmak yok, bu tebessüm yaşama bağlılığın, inancın, kararlılığın tebessümüdür. Şimdi artık söz açık hapishanede yaşayanlarda, susarak suç ortağı olmak istemeyen, vicdan sahibi herkes bir an önce haykırmalı” tutsaklara özgürlük”….
Zindanlar vicdanımızdır!