Bazı karakterler vardır zamanla kimliğimiz haline gelen... Berrak bir su gibidir, baktığınızda kendinizi görürsünüz. Işıltıları zamanla hesaplaşır, kendinizi yeniden doğurursunuz onların sesinde, bakışında, duruşunda... Bazı sesler vardır tarihinizde, size doğduğunuz toprağın kokusunu taşır. Çocukluk sorularınızın cevabı, düşlerinizin özlemini taşıyan masalınız olurlar.
Bazı kadınlar vardır; yaşamı ile gökkuşağını ilmek ilmek ören, yaşamı pahasına her yağmur sonrası yeniden doğan güneş olabilen, toprağın kokusunda ılgıt ılgıt esen, her esintide yağmuru sevdiren.
Benim hayatımda bunlardan biri de Ozan Mizgîn ve onun 'Lo Hevalno' stranıdır. Kimdi arkadaşları, neredeydiler, hangi koşuldaydılar bilmiyordum. Bildiğim ve yüreğime dokunan bir yanı vardı ki; o da asiydi, acısı derin, hüznü büyük, umudu sonsuz yaşıyordu, yaşatıyordu sesinde.
Yaşamın birçok noktasında, koca bir karmaşanın içindeyken duyduğum bu ses ve şarkı, beni kimlik arayışına itti. Gençliğe adım adım ilerleyiş zamanları ve kimdik, neden, niye gelmiştik bu şehre? Niye burada büyüdüm? Niye kabul görmez ve niye bizi kendilerine zorlayan bu insanların komşusuyduk? Annemi niye kendilerine benzetmek istiyor, neden beni kendimin dışında bir kimliği kabul etmeye zorluyordu bu şehrin insanları?
O karmaşanın ortasında, isyan büyüten zamanlarımda duyduğum ilk Kürt kadın sesi anadilimde şarkılar söylüyordu.
Tam da bu soruların cevabını veriyordu Ozan Mizgîn. Sesindeki acı, hüzün, asi isyanındaki bu şarkılar tamamlıyordu sorularla cevapları.
''Lo hevalno,
Min got ezê herim hepsa Sêrtê
Hepsa Rihayê û hepsa Diyarbekîra şewitî,
Min got ezê herim binêrim
Halê şoreşger û şoreşvanan lo hevalno…''
İşte bu ses ve bu şarkı bende kocaman bir deprem oluşturmuş, kendimi bulmanın çabasına itmişti. Zorlandığım, kabul etmem istenilen her şeyin sorgusuna itmiş, kendi toplumumu tanımaya, dağlarımla barışıklığımı, dilimle sevdalarımı örmüş, toplumsal kimliğime yakınlığımı kuran köprüm olmuştu.
Dinlediğim bu kadın sesi, çocukluğumun, arayışlarımın ifadesidir. Ben de onun gibi olmalıydım belki de. Düşlerimi dile getirmeliydim. Onun gibi cesaretle kendi dilimde isyan etmeliydim yollara…
Dinledikçe öğrendim, öğrendikçe daha çok dinledim bu sesi. Zindanları, hevalleri, direnişleri, şehidin anlamını, dağlı sevdaları… Onun zamanının devrimcisi olmak çok kolay değildi. Bunları daha sonra öğrendim; ''Nasıl yaşar bir insan bu koşullarda, nasıl fetheder ki işgal altındaki bu coğrafyayı?'' Bunların hepsini Ozan Mizgîn'in sesinde düşündüm, her şarkısında Kürt coğrafyasının başka bir tarihini, şehit isimlerini, özlemleri, şehirlerin doğasını anlatıyordu ve ben sürekli düşünüp, bulmaya çalıştım bu tarihte kendimi.
Bu sesin akışına bıraktım kendimi zaman içerisinde. Kendimi Ozan Mizgîn'in arkadaşlarının yanında buldum sonra. ''Çemê Şikestûnê'', ''Sosinê'' diyordu bir başka şarkıda. Her seste onun sesini aradım, onun duygularını, özlemlerini anlamlandırmaya başladım kendimce.
Mizgîn'i ararken kendimi hevallerin yanında buldum. Beni reddeden o şehirde, hepsi çok güzel gülüyordu, şarkılar söylüyorlardı Mizgîn gibi. Bu şarkıların, bu seslerin neden böyle asi olduğunu, yüreği sızlattığını anlamaya başladım ve tam da burada Kürt kadınların yanlızlığı, toplumsal itilmişliğiyle tanıştım. Kürt kadınlar bu gerçekliğe karşı verdiği mücadelede, kadının kimliksizliğini kabullenmezlik içerisinde bu kadın nasıl olmuştu da sesiyle yeniyi arayışa itiyordu? Hangi güç, hangi inanç, hangi cesaretti ki bu kadının sesine yaşamı taşımıştı?
Tanımadığım bu kadın beni kendine, özlemlerine, sevdalarına, yüzdüğü sulara, tırmandığı dağlara, toprağın dokusuna, halkımın özlemlerine, inançlarına, fedakarlıklarına taşıyordu, taşıyordu ama kimdi bu kadın?
Bu kadın, devrimci sanatın mimarlarından biriydi. Bu ilk ve son devrimin sesiydi. Dönüştürücülüğü de bundan geliyordu, inançlıydı…
Sanatın toplumsal dönüşümüydü bu; içselleştiğinde sanatın toplumsal dönüştürücü gücü yükselir. Zamanla öğrendim bunu.
Ve Ozan Mizgîn, sesiyle kendimdeki küskünlükleri barışıklığa, inanca, inada yönlendiren, doğamı anlamaya, yönümü dağlardan gelen seslere iten, heval olmayı, hissettiğimi söylemeyi öğretenlerden.
Bu dağlarda kadınlar, tarihte onlara biçilen rolün aksine özgürlüğü nakşediyorlardı sesleriyle. Yaşamları ve direnişleriyle, aşkların en kutsanmışını her taşa, her ağacın köküne can vererek kazıyorlardı.
Sadece dağlarda değil zindanlarda da kadınlar vardı. Zindanın ne olduğunu da öğreniyorduk bu şarkılarda ve hevaller direniyordu buralarda da. Dağlardan zindanlara bir köprüydü o şarkılar. Hayatları buluşturuyor, sözleşmeleri tazeliyor, direnmeyi öğretiyordu şarkılar. Tarih birbirini tamamlıyordu bir biçimde.
Büyüyordu hayranlığım kadınlığıma... Ötelenen ulus kimliğimin gerçeğini anlamaya başladım, içimde duran eksikliği çözüyordum bu sesi her dinlediğimde. Bana tarihi anlatan bu sesteki dağ çiçeklerinin sevdası oluyordu umudum, kendi dilimde şarkılar ezberliyor, çiçek isimlerini öğreniyor ve her hevale bir çiçek ismi veriyordum kendi kendime. Ozan Mizgîn de her şarkısında bunu yapmıştı hevallerine.
Etkiliyor, dönüştürüyor, öğretiyordu sesi. Şarkılarında ya çiçek ismi ya da umudu taşıyan, güzeli simgeleyen, kahramanlığı ifade eden tanım kendini Ozan Mizgîn'in haykırışında buluyordu.
Ve…
Arayışlarım beni Sarya ile buluşturdu, Baran'la bütünledi, o koca metropolde kendi diliyle konuşan yoldaşlarım oldu. Şarkılar Ozan Mizgîn'in sesinden okunuyordu. Onun haykırışına cevap oluyor Kürt tiyatro sahnesinde duran bu kadınlar, dağın dansını bütün mimiklerinde, jestlerinde yaşıyor, izleyicisine de yaşatıyor, her nefeslerinde, öğretiyor, çoğaltıyorlardı Mizgîn'i…
Oyunların rejisini sanki Ozan Mizgîn yapıyordu. Öyle benzeşti işte her şey. Kartalların dansında buluyordum Sarya'nın kol kıvrımlarını ve ''Rojbaş hevalno'' diyordu Baran, gülen yüzündeki hüzünlü gözleriyle. Hêlîn geliyordu haylaz çocuk mimikleriyle. Dağların kokusuyla, sevdasıyla sarılıyordu tüm hevallerine. Yaralarımızı sarmak ister gibi çıkıyordu sahneye, o kocaman gülüşleriyle bu asi kadınlar. Bizi biz eden sesler, bizi kendimizle, toplumsal barışıklığımıza, hesapsız adanmışlığın anlamına vardıran, her nefese anlam kazandıran, acılardan özgürlüğü işleyen, her şehadetle yaşamı inşa eden, yarına Mizgîn olmayı başarmış kadınların diyarıydı artık sahnelerimiz.
Her sahnede Mizgîn'den bir şarkı, Sarya'dan bir replik, Baran'dan bir bakış, Hêlîn'den bir gülüş sunuyorduk zamana. Kimliğimizin rengi, yaşamımızın öncüleriydiler. Onlarsız nefes alamıyor, inançları onların sevgisiyle besliyorduk. Henüz bitmedi, devam ediyor o çağlayana nehirleri taşıma savaşımız, sizden bize, bizden yarındakilere akıyor şarkılar, replikler, danslar isminizle….
Sanatın dönüştürücü gücüyle, devrimin yeniyi yaratma yanı birleştiğinde, hiç yoktan yaratımların kişisi olabilir sevgiyi yüreğinde barındıranlar.
Ozan Mizgîn ve yoldaşlarına borçludur bugünün ve yarının Kürt sanatçıları.