Polis devleti demek, kanlı saldırıların, kitlesel tutuklamaların, parti kapatmanın ve TBMM üyelerini tasfiye etmenin hazırlığını siyasetçilerin açıkça yaptığı devlet demektir. AKP en yetkili bakanlarının ağzından savcıdan, polisten, yargıçtan önce, kimin öldürüleceğine ve kimin tutuklanacağına karar veriyor ve karar verdiğini de açıkça ilan ediyor.
Polis devleti budur.
Geriye bu polis devletinin nasıl bir ideolojiye sahip olduğu kalıyor: Bu polis devletinin ideolojisi sanıldığı gibi “İslam” düşüncesi değildir; Bu tipik bir lümpen-ırkçı-cinsiyetçi, özgür, yaratıcı düşünceye düşman “yeşil” faşizm ideolojisidir. Yıllardır AB hedefiyle perdelenen ve liberal demokratların desteği yüzünden görülemeyen bu yüz, AKP’nin “devlet” haline gelmesiyle birlikte ortaya çıktı. Onun ortaya çıkış sloganı “aşüfte”dir.
Bu ideoloji, “takiyye” icabı, kamuoyu önünde açıkça dile getirilmiyordu. Bunlar cemaatin “evlerinde”, polise, yargıya, bütün bakanlıklara sızma sonucu oluşan “cemaat grupları” içinde, sonra ağır ağır, özellikle orduya egemen olma süreci boyunca, devlet aygıtının içinde sinsice dillendiriliyordu.
Şimdi açıkça, kamuoyunun önünde ilan edildi: İlan edilen   ırkçı, cinsiyetçi, özgür ve yaratıcı düşünceye ve Kürtlerin bütün değerlerine düşman “yeşil faşizm”in programıdır.
Bu program iki yıldır uygulanıyor ve bundan sonraki uygulamanın hedefinde, BDP, vekiller, şairler, ressamlar (“ucube” yontan heykeltıraşlar zikredilmemiş), müzisyenler, günlük makale ve fıkra yazanlar” var.
İşte tek merkezden koordine edilen “entegre” plan geçtiğimiz gün, İçişleri Bakanı Şahin tarafından resmen ilan edidi:
“Onların gerçek yüzlerini ortaya koyacağız. Masum olmadıklarını, illegal yapının yasal uzantısı olduklarını söyleyeceğiz. Biz söylemiyoruz, yöneticileri söylüyorlar. PKK demek, Apo demek, KCK demek, BDP demek, bir içiçeliğin, bir biraradalığın sırrının ifşasından başka bir şey değildir.”  BDP’ye karşı saldırıya hazırlanan Polis Devlet’ine hakim olan düşüncenin ana hatları ise şu cümlelerle en tam ve yüz kızartıcı şekilde ifade ediliyor:
“Psikolojik terör var, bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var. Bir başka ifadeyle propaganda var, terör propagandası var.”
“Neyiyle (destek) veriyor, belki resim yaparak tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor, günlük makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor. Hızını alamıyor terörle mücadelede görev almış askeri, polisi doğrudan çalışmasına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyor. Terörle mücadele edenle bir şekilde mücadele ediliyor, uğraşılıyor. Terörün arkadan dolanarak arka bahçede yürüttüğü faaliyetler ki arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, Bursa’dır, Viyana’dır, Almanya’dır, Londra’dır, her neyse, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur.
Bir tarafta da terörün silahsız yapısı. Silahlıya destek veren yapı. Yani yardımcı kuvvetler. Yerine göre sadece şarkı söylüyor ama üç şarkının arasında bir tane de seyirciye bir şeyler söylerken arada bir güzel cümle sarf ediveriyor. Ne alırsan al, ne anlarsan anla. Sanat icra ediliyor sahnede. Ne yapacaksın, sanata karşı değiliz ama işte bunları bir cerrah hassasiyetiyle ayırt etmek durumundayız, bunları hepimiz bilmek durumundayız.
Domuz etinden Zerdüştlüğe kadar, bilmem hangi ulustan, kardeşlikten, çok özür dilerim eşcinselliğe kadar, her türlü namussuzluğun, ahlaksızlığın, gayriinsani durumun olduğu bir ortam.”
Fazla söze gerek yok. Bakan’ın sözleri Hükümete yönelteceğimiz en ağır, hatta hakaret içerebilecek suçlamalardan çok daha etkilidir.
Hükümet adına yapılan bu konuşmadan sonra, “namuslu, ahlaklı ve insanlık onuruna sahip” bir aydın, hem kendisine demokrat deyip, hem de AKP’yi destekleyemez. Artık “eleştirel destek” de mümkün değildir. Artık “bardağın boş tarafı, dolu tarafı” yok. Çünkü artık ortada bardak yok; “yeşil faşizm” var…
Şimdi görev, Hükümetin bu resmen açıklanmış “polis devleti” programını tüm dünyaya tanıtmak.
Aynı zamanda BDP’ye yönelecek saldırıyı durdukmak için mücadeleye bir gün bile ara vermeden; Hükümetin BDP’ye dönük saldırısının “ertesi günü” ne yapılacağını tüm demokratik güçlerle birlikte planlamak…
Vargüçle Newroz’a hazırlanmak…
AKP-Cemaat ortaklığının önünde zaman azalıyor; Newroz’un ertesi günü onun bütün saldırısı felce uğrayacaktır. O nedenle polis devleti de önüne Newroz’a kadar geçecek dönemi kritik bir dönem olarak koymuş bulunuyor. Tarihler belli, önlemleri belli, ne yapacakları belli. İşte size küçük bir işaret:
“Diyarbakır Valiliği tarafından yapılan yazılı açıklamada, Diyarbakır’a bağlı Lice ilçesiyle Bingöl’e bağlı Genç ilçesi arasındaki bölgede 26 Aralık-26 Mart tarihleri arasında giriş yasağı uygulanacağı belirtildi.”
26 Aralık-26 Mart…
İşte büyük “yarış”ın kilometre taşları… Polis devleti tankla, uçakla, zırhlıyla, ölümle, tutuklamayla “bitiş” noktasına koşacak…
Kürt çocuklar yalınayak, gençler poşulu, yaşlılar bastonlarına dayanarak, anneler başlarındaki mübarek tülbentleri güzelim Amed rüzgarında dalgalanarak, kan-ter içinde, “ah” demeden, bitiş noktasına ulaşacak…
Sizce kim kaybeder, kim kazanır?
Zırh kaybeder, tülbent kazanır!