
400 milletvekiline karşılık AKP’nin başlattığı topyekün savaşla Türkiye ve Kürdistan’ın genelinde 12 Eylül cuntasının ayak sesleri yeniden duyulmaya başlandı. İnkar ve imhayla Kürtlerin, aydın ve demokrat kesimlerin sesi kısılmak ve tek sesli bir Türkiye yaratılmak isteniyor. 7 Haziran seçimlerinde sandıktan birinci parti olarak çıkmayan AKP ve onun destekçileri 12 yıldan sonra iktidardan düşerek, hayalini kurdukları saltanatı kaybetti. Bugün Kürt halkına uygulanan vahşet, AKP ve Erdoğan’ın yaşadığı bu hezimetin intikamı ve sonuçları. Yaşadığı bu yıkımın enkazını kaldırmak için başta Kürt halkı olmak üzere, kendi yandaşları dışındaki herkesi yok etmek istiyor. Kendisine benzemeyen herkesten korkuyor, hedef alıyor.
İktidar korkusuyla AKP’nin sarıldığı devlet terörü, gerçek yüzünü de açığa çıkardı. Yıllardır “demokrasi”den, kardeşlikten, söz ederek, her fırsatta İslam kavramlarını telafuz eden Erdoğan ve AKP hükümetinin maskesi düştü. Yaşadığı iktidar korkusuyla, şimdi tüm kartlarını açık oynamak zorunda. Saltanatını sürdürmek için verdiği bu savaşı artık ne tetikçileri, ne de gerçek yüzünü örtmek için yıllardır kullandığı söylemle yürütmesi mümkün. İlan ettiği iktidar savaşının mevzilerinde bizzat Erdoğan ve tüm AKP’liler var. Bir zamanlar “yüzde elli çocuğunluk” dediği ve bugün otuz küsürlere inen AKP’ye oy verenler de dahil olmak üzere, özel harekat birimleri, polisi, askeriyle tüm devlet güçleri, savaş uçakları, tankı, topu da bu iktidar savaşının mevzilerinde siperlenmiş durumda.
Başkanlık hayaline son veren, AKP’yi iktidarından eden HDP ve Kürt halkına Erdoğan’ın emriyle kurşun sıkılıyor. Bu saldırının kafi gelmedi hissedildiği an faşist söylemlerle milliyetçilik yeniden tırmandırılıyor. Yüzlerce HDP binasının yaktırılması, Kürtlere yönelik Türkiye genelinde linç kampanyasının başlatılması ardından, bu barbarlığın da yetersiz bulunarak, HDP’li seçilmişlerin tutuklanması, bayraklı mitinglerin düzenlenmesi ve bizzat Erdoğan’ın “550 yerli ve milli milletvekili istiyorum” demesi ve bunun hemen ardından Kürdistan’daki seçim sandıklarının başka bölgelere taşınması kararının alınması gibi… 1 Kasım’a kadar bu faşizan uygulamaların ne düzeye ulaşacağını, hangi saldırıların devreye konulacağını, hangi yalan açıklamaların yapılacağını kestirmek zor. Fakat şunu görmek zor değil; AKP’nin sonu yaklaşıyor, iktidar gemisi battı ve bir can simidi gibi sarıldığı bu faşizan yöntemler, yalan, hile ve riyakarlık da onu kurtaramayacak! Bu kirli oyunlarla elde edebileceği bir iktidarın dahi yeni bir mağlubiyetin ilanı olacağını sadece AKP’nin mağduru Türkiye halkları değil, artık tüm dünya biliyor.
AKP’nin iktidar savaşında en yoğun saldırılardan biri de Kürt halkının iradesini temsil eden seçilmişlere yönelik gerçekleşiyor. Peş peşe görevden uzaklaştırılan seçilmişler tutuklandı, bu da yetmedi hemen ardından Kürdistan’dan binlerce kilometre uzaktaki cezaevlerine sürgün edildi. Topyekün savaşın fiziki saldırıları ve imha politikasına paralel olarak, sindirme politikası da boyutlandırılıyor. Özellikle Kürdistan ve Türkiye partisi olan HDP’de kadın öncülüğünün üst düzeyde olması da erkek egemen sistemin uygulayıcısı AKP tarafından tehlike olarak görülüyor. Bunun bilincinde olan tüm rejimler gibi, AKP rejimi de kadın öncülüğünde gelişen tüm toplumsal gücü yok etmeyi hedefliyor. Her gün bunun uygulamalarına tanık oluyoruz. Cizre, Amed, Edremit, Hakkari’de olduğu gibi öz yönetim hamlesinde halkı yalnız bırakmayan HDP’li belediye eşbaşkanlarının tutuklanması ya da görevden alınması bunun sonucu. Tutuklamalar, gözaltılar ve faşizan saldırılarla birlikte, Cizre’deki devlet terörü de AKP’nin çaresizliğinin boyutunu gösteriyor. Cizre’de 35 günlük Muhammed bebeği, 7 yaşındaki Baran’ı, 10 yaşındaki Cemile’yi öldürmeye ihtiyaç duyan bir rejim meşruluğunu da gücünü de çoktan kaybetmiştir. Böyle bir devlet gerçeğine karşı elbette Kürt halkı da adalet ve özgürlüğü için mücadelesini verecektir. Bu temelde kendini ölüme yatırma yerine, yaşatma ve koruma amaçlı öz yönetim ve öz savunmasını esas alacaktır.
Her şey bir yana, Cizre’de olduğu gibi Kürt halkı öz savunma direnişini verdiği her alanda doğanın en temel ilkesini uyguluyor; kendisini öldürmeye gelen bir rejime karşı her canlı gibi kendisini korumaya çalışıyor. Meşru savunma doğa için geçerliyse, doğanın temel parçası olan insan ve toplum için esas vazgeçilmez ilke ve kuraldır.
Lice, Farqîn, Gimgim ve Cizîr’de gelişen halkın özgürlük direnişi ve öz yönetim mücadelesi bir meşru savunmadır, haktır. Adaletsizliğin, eşitsizliğin, baskının ve sömürünün olduğu bir coğrafyada öz yönetim ve öz savunma her halkın en temel hakkıdır. Bu doğrultuda yaşayan ve yürümesini bilen her halk iradesine ve kimliğine sahip çıkmış demektir. Özgürlükçü bir halk hiçbir zaman hanedan, firavunlardan ya da Nemrutlardan yana olmadı, olamaz. Yıllardır ölümü pahasına nice bedeller vererek özgürlük mücadelesini sürdüren Kürt halkından bunu beklemek için de akıl yoksunu olmak gerekir.