Güncel konular üzerinde yazmadan, geleceğe yönelik bir girişiminin ön hazırlıklarına ilişkin yazacağım artık uzun süre. Yeni Anayasa çalışmaları hızlanırken, faşist bir diktatörlüğün daha kurumsal ve daha kalıcı bir örgütlenmesinin gerçekleştirilmesine yönelik çabalar da artık iyiden iyiye sergilenmeye başladı. Birşeyler yapılabilmesi için "artık çok geç" deme noktasındayız.
***
Hangi tür ya da biçim içerisinden tanımlanırsa tanımlansın, nihai olarak "devlet", kendini sadece egemenlik bağımlılık ilişkilerinin varlığıyla anlamlandırıp tanımlayabilir. Ama egemenliği elinde tutanlar adına 'iktidarı’ sadece kullanan değil, aynı zamanda iktidar ilişkilerinin insan yaşamının bütün alanlarında yeniden üretimini de gerçekleştiren bir kurumdur. Bu anlamda devletler, insan ilişkileri ve özgürlük kavramlarını geliştiren bir kurum değil aksine engelleyen, körelten ya da daraltan reflekslere sahiptir. Tam da bu nedenle, egemenlik-bağımlılık ilişkileri üzerinde kurulmuş hiçbir devlet, insanlığın genel çıkarlarını gözetmek, özgürlükleri geliştirmek gibi hedeflere sahip olamaz. Böylesi bir amaç, devletlerin, kendilerini var eden koşulları ortadan kaldırmayı bizzat kendilerinin hedeflemesi anlamına gelir. Bu tür bir anlayış ise "iktidar organı" paradigması reddedilmedikçe, yani iktidar ilişkilerini üreten sistemin ortadan kaldırılması hedeflenip gerçekleştirilmedikçe "imkansızdır". En demokratik ülkelerde bile devlet bu genel tanımın sınırları dışına çıkamaz. Aksine bir davranış, üzerine bindiği dalı kesmeye benzer.
Özetle: insan haklarının, birey ve sivil toplumun özgürlüklerin geliştirilmesi, dünyanın hiçbir ülkesinde, zamanın hiçbir anında devletin kendi istek ve iradesiyle gerçekleştirilmemiştir. Halklar, iktidarı elinde bulunduran sınıf ya da kurumlara karşı, en doğal nedenlerle, üzerinde nefes almaya çalıştıkları özgürlük alanını genişletmeyi her zaman istemişlerdir. Devletin çıkarları ile halkların çıkarlarının en büyük çatışma noktası burasıdır. Bu nedenledir ki, halklar her zaman yaşanan özgürlüklerin sınırlarını zorlarken, devletlerin ortak refleksi, bu zorlamayı geri püskürtmek ya da artık direnemeyecekleri çatışma boyutlarında istenenlerin en azını vermeyi amaçlayıp pazarlığı kapatmayı planlamak  olmaktadır. Bu anlayış, devletin organlarının ve reflekslerinin oluşumunda genetik şifreyi belirleyen yani sistemin temel organlarına yapısal özelliklerini veren ve birbiriyle aynı temel amaçlar doğrultusunda uyumlu çalışmalarını sağlayan ana katımsal özdür.
***
Yani bir anlamda devletler, verecekleri kararların genetiksel yapıya yani sistem çıkarları dışına çıkmaması için özen gösteren, düşünen, karar alan, uygulayan 'akıllı’ kurumlardır. Sistem çıkarlarının özet ifadeleri olan "temel ilkeler" ya da "kırmızı çizgiler" söz konusu olunca gerisi teferruat olur. Binlerce 'aydın’, öğretim üyesi ya da danışman, yüzlerce kurum devletin bu düşünme sistemlerini oluşturur ve yeniden üretimini gerçekleştirir. Ve "sistem için doğru" bir aklın üretiminde yanlışa düşmemek için, öncelikle o aklı üretecek sistemin kendini iyi tanımlamış olması ilk şarttır.
Devlet olgusu, bugün de kendisini dayatan toplumsal bir gerçeklik olsa da, bu kurum insanlığın gelişim sürecindeki rolünün (kapıyı tartışmalara da açık bırakarak söyleyeceğim) en azından yüz yıllardır bütünüyle kaybetmiş, hatta tersine, toplumların gelişim süreçlerini olumsuz yönde etkileyen zararlı bir kurum haline dönüşmüştür. Bu nedenle tarih sahnesinden silinmesi insanlığın önündeki en önemli görev ve sorumluluktur.
***
Çoktandır, özelinde Türk devletinin "kendi çıkarları için bile" doğru bir adım atamayacağının altını kalın çizgilerle çizenlerdenim. Çünkü Türk devleti, yukarıda aktarmaya çalıştığım "egemen sınıfların çıkar çatışmalarınca belirlenen ortak paydada birlikte yer alabilmesi ya da çatışmanın güçlere bağlı olarak görece olarak dengelendiği kesişme noktası olarak tanımlanabilecek ve adına 'Devlet Aklı’ denilebilecek sistem ayarlayıcısını artık bütünüyle yitirmiştir. Türkiye’de ulus kimlik yaratma girişiminin maliyeti artık yeterince sergilenmiştir. Bu girişim, soykırımlar, katliamlar ve bugünde sürmekte olan bir sömürü ve zulüm tarihi ile kirletilmiştir. Böylesine kazanılmış bir kimliğin ırkçı söylemlerin ve sloganların dışında "gururlu ve mutlu" olabilmesi olanaksızdır. Ve taşıyıcısının üzerinde, sahte olduğu bilinen bir kimlik korkusu ve tedirginliğiyle taşınabilmektedir. Artık bu kirletilmiş kimlik, taşıyıcısına da lanet getirmekten başka bir anlama sahip değildir.
Okuyucu bu yazıyı Devlet aklı ve ulus kimliğin irdelenmesine yönelik bir Giriş olarak değerlendirsin. Artık bu kimlik, insanlığın ulaştığı insan hakları ve özgürlükler düzeyinden bakarak yeniden tanımlanmak zorundayız. Kendi çapımca karınca kararınca ben üzerime düşeni yapacağım.