“Onların babaları, gölgelerde yaşayan o yaratıklar, sizin yarattıklarınız, ölü canlardı; onlara ışık veren sizdiniz, onlar yalnızca size hitap ederlerdi ama siz bu zombilere cevap vermeye tenezzül etmezdiniz. Onların oğulları sizi görmezden geliyor. Onları ısıtan ve aydınlatan ateş size ait değil.” *
“Coğrafya kaderdir” diyor ya İbn-i Haldun; bizim coğrafyamıza uydurup şöyle de diyebiliriz belki: PKK, kaderdir.
Her şeyden evvel, gerçektir o; kuran ve yıkan, dokunan, dönüştürendir. Orada bir yerlerde seslenip duran, çağıran değil yalnız; koca bir halkın eline yüzüne, aklına duygusuna biçim veren. Kaçmak isteseniz de kaçamazsınız, gelir bulur bir yerlerde.
Bu, bir örgütün doğuşunun değil, en vahşi yöntemlerle adeta hipnoz edilmiş bir halkın uyanışının öyküsüdür çünkü. Yolun daha başında “Kürt halkı düşürülmüş bir halktır” diyen fakat sırt dönmek yerine onun bağrındaki, özündeki büyük devrimci potansiyeli de ustalıkla tespit eden ve en büyük bedelleri gerektiren yola ikirciksiz çıkan, “Duralım, temkinli davranalım, hele önce bir toparlanalım” demek yerine en zorlu anda ileriye doğru adım atan, işte o gün herkes suspusken kurşun sıkma cesaretini gösteren Kürdistanlı devrimciler, hepimizin hatırasına bir çentik atmış bulunuyorlar.
Hepimiz... Önce tarih boyunca kimliksiz bırakıldık, katledildik, düşürüldük, kişiliksizleştirildik... Sonra, Fis Köyü’ndeki derme çatma evde bir ülkeyi sarsacak o tartışmaya tutuştuk... Amed Zindanı’nın karanlık hücrelerinde işkenceden geçtik... Ve nihayet, 15 Ağustos 1984’te, o sarsıcı ilk kurşunun sıkıldığı anda cami hoparlöründen çalınan marşa eşlik ettik...
***
Sömürgeciliğin en fena işlerinden biri, “isimlendirmek”tir. O, size isminizi verir; o isim etrafında bir duygu şekillenir giderek. Patolojik bir vak’adır, sömürge insanı olmak. Bir müddet sonra zulmü kanıksamak, hatta zalime muhabbetle bakmak, vakayı adiye sayılır.
Görünen o ki Kürt halkı da, PKK öncesinde bu hâldedir. Sömürgeciliğin gölgesi kadar yenilgiye uğramış isyanların enkazı da vardır üzerinde. Yenilgiler, bir tarihsel süreklilik oluşturmuştur; on yaşındaki çocuğun bile zihninde, Dağkapı Meydanı’nda asılan Şeyh Said’in hatırası vardır artık.
Yenilgiye uğramış olan ne yapar peki? Bir kimlik arar kendine; ya da bir kimliğe “sığınmaya”, yenilgisini böylece unutmaya çalışır; ama ne yapsa nafile, hiçbir kimliğe sığışamaz da bir türlü.
Bu andan sonra artık tek geçerli yol, bir “şok tedavisi” olabilir. (Bilimsel de bir şey bu, evet. Şok tedavisi, ağır şizofreninin ve depresyonun tedavisinde kullanılıyor hala.) 27 Kasım, tespit hamlesidir; 15 Ağustos ise tedavi. PKK, bir anlamda “düşürülmüş” Kürt halkına uygulanan şok tedavisidir.
***
Öcalan, 27 Kasım 1978 gününe dair anlatımında, “Mezarları parçaladık” diyor ve ekliyor: “İşte, o bizi yutmaya çalışan kentte, varlığımızı darağacına çeken kentte halkımız için verdiğimiz tarihi bir karardı.”**
Bugün hala, bedenimizi darağacına çekmek isteyenler var, evet. Ama “varlığımızı darağacına çekmek”, bir olasılık olmaktan dahi çoktan çıktı. Üstelik fiziki varlığımızı korumak konusunda da giderek daha cesuruz. Anadilini beton binalar arasında fısıltıyla konuşan bir halk, on binlerce evladıyla dikildi “korkunun” karşısına.
Politik pozisyonumuz, meşrebimiz, toplumsal karşılığımız her ne olursa olsun... Borçluyuz. O doğum günü, hepimizin kişisel hikayesi biraz çünkü. “Vejîn”, bizim de etrafımızda gezinen at sineği.
* Yeryüzünün Lanetlileri’ne Önsöz, Sartre.
** PolitikART-204, 27 Kasım 1978 Fis Köyü